Edebiyat Sahili »SANAT SOKAĞI »Ve İnsan »Kültür »Türk Kültürü » Türk Kültürü Geniş Arşiv
Cevapla
 
Seçenekler Stil
[center]
MSN Durumu:
[/center]
Alt 09-15-2009   #1
admin
Admin
Üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 3.180

Level: 43 [♥ Webci><img src=Paylaşım: 1450 / 1611
** **** **
Güç: 1060 / 3099
** **** **
Tecrübe: 96%
** **** **

Thanks: 480
Thanked 164 Times in 145 Posts
Tecrübe Puanı: 10 admin is infamous around these parts
Standart Türk Kültürü Geniş Arşiv

KÜLTÜR-KÜLTÜREL KİMLİK VE TÜRK KİMLİĞİ

Mustafa E. ERKAL*

Türklüğün tabii lideri rahmetli Alparslan Türkeş için çıkarılan bu armağan sayısına yazı yazmam rica edilince oldukça duygulandım. Gözümün önünden bir film şeridi gibi yıllar geçiverdi. Yine rahmete kavuşmuş olan Prof. Dr. Mehmet Eröz ve Prof. Dr. Necmettin Hacıeminoğlu tarafından rahmetli Türkeş’e tanıtılmam aklıma geldi. Yurt içinde ve yurt dışında üstünde ısrarla durulması gereken konuları bir, bir düşündüm. Bunlar arasında kültür ve milli kültür, kültürel kimlik, Türk kimliği ve Türkiye’de yapay etnikleştirme gayretleri ister istemez ön plana çıktı. Rahmetli Türkeş bilhassa son senelerde emperyalizmin ideolojisi olan komünizmin çöküşünden sonra, onun yerini alan yeni malzemeleri gayet iyi tespit etmiş bir liderdi. Geniş ufuklu ve bilge bir insan olması, bunu engin bir tecrübe ile birleştirmesi, dünü bugüne bağlayıcı özelliği, rahmetli Türkeş’i Türkiye’nin önüne çıkarılan yeni tuzaklarla ilgilenmeye itmişti. Bu yeni tuzaklar toplumda uzlaşmaya değil, çatışmaya dönük amaçlar güdüyordu. Bunlar çevrecilik (çevreyi koruma ve çevre sorunlarını önleme adı altında Türkiye’nin sanayileşmesinin önünü kesmek, enerji dar boğazına sürüklemek), hoş görülemeyecek konu ve taleplere hoşgörü ile yaklaşmak, milli kimlik olarak Türk kimliğini reddeden yapay etnikleştirme ve kimlikleştirmeler, Türk milletine yabancı olan mezhep çatışmaları, globalleşme... Bunlara ilâve olarak bir de karşı cinsleri birbirine düşürecek ve cinsiyet militanlığı yaptıracak olan cinsiyet çatışması...

Bu çerçeveyi gözden geçirdikten sonra rahmetli Türkeş’in görüşleri ile de paralel olarak yazıma “Kültür, Kültürel Kimlik ve Türk Kimliği” isimli başlığı atarak kendisini bir kere daha rahmetle ve saygı ile anıyorum.

KÜLTÜR

Kültürün çok farklı tarifleri bulunmaktadır. Kültür, bilgiyi, sanatı, ahlakı, hukuku, örf ve adetleri kapsadığı gibi, insanın toplumun bir üyesi olması dolayısıyla kazandığı diğer bütün kabiliyet ve alışkanlıkları içine alan karmaşık bir bütündür. Kültür, insanın insana ve maddeye karşı tavır alışını belirleyen bir bütündür. Kültür, aynı birikimi ve geleneği paylaşan insanların çocuklarına, yeni nesillere aktardıkları bir grup öğrenilmiş davranışlar bütünüdür. Kültür tarihi bir birikimdir. Ait olduğu toplumun geleceğini muhafaza etmek için kendi özelliklerini koruyarak geliştirmek durumundadır. Kültür bir toplumun bütün ideallerinin ve sosyal kimliğinin bir sembolüdür. Birçok sosyolog sonradan öğrenme yoluyla kazanılmayan davranışları kültürün dışında bırakmışlardır. Bunlara göre, kültür belli bir toplumu başka bir toplumdan ayıran ve fark ettiren yaşama şeklidir. Kültür fizyolojik olmayan organizma üstü bir süreçtir. Kültürde değerlerin korunması ne kadar hayati bir öneme sahipse, gerekli değişme olgusu ve yenileşme de o derece önemlidir. Kültür değerleri dogmatik olmayıp çağın ihtiyaçlarına göre herhangi bir zorlama olmadan özünü bozmadan değişmek durumundadır. Her kültür kapsadığı bütün unsurların ve parçaların meydana getirdiği organik bir bütündür. Kültür onu meydana getiren unsurlardan sadece biriyle tanımlanamaz. Kültürün bütünü unsurlarının toplumundan farklı ve daha büyük bir sentezdir. Kültürün saklanması ve kazanılması biyolojik olmayıp, sosyal bir süreçtir. Bu bakımdan kültür, bir insan topluluğunun sadece belirli bir dönemiyle sınırlandırılamaz. O, siyasi ve ferdi iradenin üstünde sosyal bir süreçtir. Bu özelliği dolayısıyla kültüre toplum mirası veya sosyal miras da denilmektedir. Kültüre bir bakıma kan akrabalığının üstünde “sosyal akrabalık bağı” olarak da bakılabilir.

Kültür, birbiri ile sürekli etkileşim içinde bulunan maddi ve manevi veçhelere sahiptir. Kültürün maddi yüzü daha somuttur. Bu somut örnekler bir çok kültürde de bulunabilir. Kültürün maddi olmayan yüzü, inançlar, değerler, semboller, normlar, örf ve adetler şeklinde düşünülebilir. Kültürün manevi yüzüne zihniyet adı da verilebilir. Kültürel farklılaşmada maddi unsurlardan çok, manevi alana giren zihniyette fark edilebilen ayrıcalıklar ön plana çıkar. Zihniyetin değer hükümleri, davranışlar üzerinde etkili olduğunu düşünürsek, üretimden tasarrufa, yatırıma ve tüketime kadar bir toplumun zihniyet dünyası yaşama tarzını şekillendirir diyebiliriz.

Kültürler kavmî niteliklerini aşarak milli seviyede ortak paydalara sahip bir yaşama tarzının unsurları haline geldikçe, milli kültüre mal olurlar ve milletleşme süreci içinde mesafe alırlar. Bu durumda mahalli özellikler millileşen kültürü zenginleştirir. Milli kültür milletleşen toplumların yaşama tarzı olduğuna göre, böyle bir süreçte aşiret, kabile, boy ve mezhep gibi dar anlamdaki "biz" duygularının üstünde daha geniş anlamda bir “biz” duygusuna ulaşılır. Aynı din dairesine mensup olmanın doğurduğu ortak inanç ve değer hükümleri ile farklı milli kültürlere sahip milletlerin yaşama tarzları birbirini tamamlar ve birbirine ters de düşmez. Bunlar birbirinin yerine de ikame edilemez.

Milli kültürler birbirine kapalı değildir. İster barış, ister savaş dönemlerinde ve bilhassa Dünyayı küçülten kitle haberleşme araçlarının tesiri ile kültürler arası alışveriş ve bazı kültür unsurlarının diğer milli kültürlere geçişi görülebilir. Bu kültür transferinde alınan değer ve unsurların alıcı kültür tarafından benimsenebilmesi ve kültüre mal edilebilmesi kültürün canlılığı ile ilgilidir. Bu canlılığı koruyan milli kültürler, kendi dışlarındaki milli kültürlere daha fazla unsur kazandırıcı ve verici rolleri ile ortaya çıkarlar. Bu canlılık kültürün daha ziyade maddi boyutu ile ilgili olan medeniyete de anlamlı katkılar yapabilme fırsatını doğurabilir.

Kültürel temas ve kültürleştirme belirli bir coğrafyada bir milli kültürü hakim kültür durumuna sokabilir. Belirli bir coğrafyada belli bir dönem veya sürekli olarak hakim kültür olabilmek zora ve askeri güce dayanmamaktadır. Bu sosyal bir süreçtir. Anadolu’nun Türkleştirilmesi ve İslamlaştırılması ile bir Türk Yurdu haline gelebilmesinde XI. Yüzyıl Selçuklu Kültürü ve onun maddeye yansımış şekli olan medeniyetinin çağdaşı olarak bulunduğu kültürlerden üstün olma özelliği rol oynamıştır. Bu özellik daha sonra Osmanlı ve günümüzde de Türkiye Cumhuriyeti ile devam etmektedir. Anadolu coğrafyasında yapay mozaik iddiaları ve biyolojik kaynaklı karışmışlık görüşleri, Türk-İslam kültürünün Anadolu’da hakim kültür olma özelliğini kabullenememenin sonucudur.

Milli kültürler arasında olduğu gibi, milli kültürlerle evrensel kültür arasında da yakın bir ilişki ve etkileşim bulunmaktadır. Ancak, milli kültür gerçeği hesaba katılmadan evrensel kültürü tartışmak eksik bir yaklaşımdır. Evrensel kabul görmüş bazı değerlerin ve davranış şekillerinin bulunması bunlara kaynaklık rolü oynayan milli kültürlerin buharlaştığı anlamına gelmez. Bilhassa günümüzde milletlerarası ilişkilerin arttığı, bloklaşmaların ve daha geniş çerçevede küreselleşmenin gündeme geldiği bir ortamda, evrensel ortak değerler kadar milli kaynaklı değer ve özellikler de önemlerini korumaktadır. Nitekim, günümüzde siyasi ve ekonomik anlamda milli devletler daha etkili politika yapmaya zorlanmaktadır. Kültürel mutabakatlarını kuramamış milli devletlerin globalleşme ve yeni dünya düzeninden elde edecekleri imkanlar azalmaktadır. Milli devletlerin bazıları daha da güçlenmekte, bazıları ise güç ve tesirliliklerini kaybetmektedirler. Milli devletlerin ortadan kalktığı, yerlerine otonom bölgelerin doğduğu şeklindeki iddialar gerçekçi gözükmemektedir. Dünyaya yeniden çekidüzen verme ve yönlendirme hareketi olan Globalleşme ve Yeni Dünya Düzeni ile kültürel standartlaştırma gayretlerine karşı toplumlar kültürlerine ve kimliklerine daha fazla sahip çıkmaktadırlar. Bu tepki milli kimlikten alt veya bölgesel kültür özelliklerine kadar yansıyarak yer, yer “mikro milliyetçilik" veya "yeni kabilecilik” akımlarını da doğurmaktadır. Yeni dünya düzeni ile gündeme gelen çok kültürlülük ve etniklik tartışmaları, mahalli değerlerle milli değerlerin, fert ile devletin karşı karşıya getirilmesi, parçaların bütüne tercih edilmesi, milli devlet ve sosyal devlet fikrinin reddedilmesi, milletlerin ufalanması, ferdi yaşadığı toplumdan soyutlama, boy, kabile ve aşiret asabiyetinin öne çıkarılması, milli hukuk yerine milletler üstü hukuk ve değişen niteliği ile insan haklarının ön plana çıkarılması, ister istemez milli kültürler üzerinde tesirler doğurmaktadır. Aslında kültürde değişme, ülkelerin iç dinamikleri kadar, dış dinamiklerinin de etkisi altında ortaya çıkmaktadır. Önümüzdeki Yüzyıl, birçok Batılı sosyal bilimcinin de ifade ettiği gibi, kültürel alandaki çatışmalara sahne olacaktır.

Batı toplumlarında bu ülkelerin sosyal yapılarının bir özelliği olarak gündeme gelen çok kültürlülük iddialarının bütün toplumlar için tartışılması gereken öncelikli bir konu olarak ele alınması herşeyden evvel bir metod hatasıdır. Zira, çöken veya önemli ölçüde kan kaybeden klasik çatışmacı ideolojilerin yerini bugün çok kültürlülük tartışmaları almıştır. Mütecanis (homojen) olmayan sosyal yapılarda çok kültürlülük tezi birleştirici bir güç kaynağı olurken, oldukça homojen yapılarda ise, bir çatışma kaynağı olarak karşımıza çıkmaktadır. Mahalli değer ve kültürler milli kültüre ve kimliğe rakip olmayıp onu tamamlayıcı bir rol oynarlar. Bir ülkede hakim kültürü hesaba katmadan alt kültürlerin bütünü zenginleştirebileceğinden bahsedebilmek mümkün değildir.

Kültür ve kültürel kimlik arasında da çok yakın bir bağ bulunmaktadır. Kültürel kimlik daha ziyade doğuştan sonra kazanılanlara göre şekillenen bir ayırt edici özelliktir. Kültürel kimlik, mensubiyet şuuru, katılma ve paylaşabilme ile ilgilidir. Kültür dışında kimliğe gerekçe aramak etno-santrizmdir ve fazlaca bilimsel kabul görmemektedir. Kimliğin, kültürün bütün unsurlarından kaynaklanması onu sadece coğrafyaya göre tayin edilir halden de çıkarmaktadır. Kimlik, bir toplumda fiziki ve şahsi özelliklerin üstünde kolektif bir niteliktir.

Kültür ve sosyal bütünleşme arasında da yakın bir ilişki bulunmaktadır. Kültürel mutabakatlarını kurabilen ve geliştirebilen ülkeler sosyal bütünleşmede de mesafe alırlar. Demokrasinin vazgeçilemez ön şartı da kültür birliği yoluyla milli birliğin sağlanabilmesidir. Her toplum ve sistem, fert ve sosyal gruplarını nasıl anlamlı bir şekilde bir arada tutabileceğini sosyal değişme sürecinde araştırır ve bu alandaki sosyal bağları güçlendirici araçların neler olduğunu tespit etmeye çalışır. Çünkü, hiçbir toplumun hedefi çözülme veya parçalandıktan sonra bütünleşmenin kanallarını aramak değildir. Sosyal bütünleşme, dar anlamda bir mensubiyet şuurunun milli seviyede fark edilmesi ve hissedilmesi olduğuna göre, yaşama tarzı olan kültür, sosyal bütünleşmenin çimentosudur. Sosyal bütünleşme kültürel mahalliliğin aşılabilmesi ve mahalli toplulukların toplumdan tecrit edilmemesi ile sağlanır. Bu bakımdan, mahalli özelliklerin ve alt kültürlerin korunması ve geliştirilmesi, toplumda insanlar arasında yeni duvarların örülmesine bizi götürmemelidir.

Diğer taraftan, kültürde birliğin ve belirli bir kültürü paylaşmanın gözden uzak tutularak sadece hukuki vatandaşlığın esas alınması ile daha güçlü bir bütünleşmenin sağlanabileceği iddiası da eksik bir yaklaşımdır. Kimliğin sadece hukuki bir gerekçeye dayandırılıyor olması, fertlerin ortak milli ve manevi değerlerden ve kültürden yoksun olduğu izlenimini doğurabilir.

Değişen Dünya şartları ve kitle haberleşme araçlarının (medya) artan etkinliği ve sosyal değişmede en önemli bir faktör haline gelmesi, yaşayış tarzları üzerinde tesirli olmuş, tüketim tercihlerinde, zevklerde, dünya görüşlerinde, modadan müzik anlayışına ve beslenme tarzlarına kadar tek tipleştirme dikkati çeker olmuştur. "Kitle kültürü" olarak da ifade edilen ve kavramlaştırılan bu gelişme, estetik duygu ve düşünceyi aşındırmış, düşüncenin soyutluğunun ikinci plana atılmasına sebep olmuş ve kültürel sığlaşmayı doğurmuştur. Bu durumun ülkemiz ve kültürümüz üzerinde tesirler yaratmadığını söylemek mümkün değildir. Bilhassa yer, firma ve tabela isimlerinin İngilizce düşünülmesi, hiç gereksiz yerde karşımıza İngilizce kelimelerin çıkması sebepsiz değildir. Teknoloji ile gelen kavramların Türkçelerinin zamanında bulunamaması ve toplumda bu konudaki hassasiyetin nispeten kaybolmuş olması dikkat çekmektedir.

1990’lı yıllarda meydana gelen önemli siyasi gelişmeleri ve bunların doğurduğu sonuçları burada ele almak durumundayız. Nitekim, Sovyetler Birliği’nin dağılması, Doğu Avrupa’da, Kafkaslarda ve Ortadoğuda önemli siyasi değişmeler Türkiye’ye yeni görev ve sorumluluklar yüklemiştir. Türk Cumhuriyetleri ve Özerk Türk Bölgeleri ortaya çıkmış, akraba ve dindaş topluluklarla öncelikle kültürel ilişkilerimizi geliştirmek önemli bir ihtiyaç olarak doğmuştur. İnsani amaçtan hareket ederek Türkiye’nin bu soydaş ve dindaş topluluklarla siyasi, ekonomik ilişkiler kurması Dünyadaki globalleşmeye de katkı yapacaktır. Türkiye’nin aleyhine olarak soğuk harbin sona ermesi, Türkiye’nin konumunu değiştirmiştir. NATO’nun komünizmin yerine İslamı hedef seçmiş, ideolojilerin çöküşü ortaya çıkmıştır. Türk ve İslam Alemi “Medeniyetler Çatışması” şeklinde fay hatlarında kültür ve dinleri çatıştırıcı bir teori ile karşılaşmış, bu görüş fanatik Batı güdümlü seçkinlerin halkı baskı altında tutmalarına yardımcı olmuştur.

Bunun yanı sıra, Türkiye-Avrupa ilişkilerinde gelinen nokta ve bütünleşme hareketlerinin günümüzde daha fazla ele alınması, Türkiye’nin özel konumunun ve önüne açılan imkânların kültürel ilişkiler yönünden değerlendirilmesi, uzun vadeli ve istikrarlı kültür politikalarının tespitine ihtiyaç duyurmaktadır. Kültür politikasının ilkeleri belirlenirken, ülke içinde kültürel mutabakatlara gidilmesi, uzlaşılması, yapay kutuplaşmalardan aklın ve ilmin yoluna dönülmesi, her türlü taassuptan uzaklaşılması, başarı için temel adım olacaktır. UNESCO’nun kültür politikası tarifi de bu konuda bize ışık tutabilir: “belirli bir zamanda toplumda var olan fizik ve beşeri kaynaklardan optimum ölçülerde yararlanarak bazı kültür ihtiyaçlarını karşılamak üzere gerçekleştirilen şuurlu ve maksatlı işlerin bütünü”.

Bir başka üstünde durmamız gereken önemli konu da 1960’lı yıllardan sonra Avrupa ülkelerinin işgücü açığını kapamak üzere gönderilen vatandaşlarımızın konumudur. Bir zamanlar misafir işçi olarak başta bazı Avrupa ülkeleri olmak üzere Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Avustralya’ya giden, ancak bugün misafir işçi olmaktan çıkan, ev sahibi ülkelerin ayrılmaz etnik parçası haline gelen ve bu ülkelerin çok kültürlülük niteliğini geliştiren vatandaşlarımızın kendi kültürlerini koruyarak uyum sağlamaları esas olmalıdır. Bilhassa yurt dışındaki çocuklarımızın eğitim sektöründe ve çalışma hayatında girişte karşılaştıkları çirkin muameleler, ayırımcı politikalar ve insan hakları ihlallerinin giderilmesi gerekmektedir.

Kültür politikasının ilkelerini tespit ederken ve tedbirler alırken Dünya’daki değişmeyi çağdaş bir şekilde ele almak durumundayız. Günümüzde sanayi toplumlarının karşılaştığı sosyal hastalık ve sorunlarla 2000’li yıllarda karşılaşmak istemiyorsak, Dünya’daki değişmeleri yakından takip etmek durumundayız. Dünyada determinist anlayış sarsılmış, Aydınlanma Çağı Felsefesinin gerektirdiği manevi hayattan kaçış, pozitivist ve materyalist değer hükümleri önemli ölçüde sarsılmıştır. Dine baş kaldırmanın ideal sayıldığı dönemler çok gerilerde kalmıştır. Din ile Devlet barışık hale gelmiş, demokratik ve laik anlayış ön plana çıkmıştır. Dünya modernleşme ve sanayileşme dönemine girerken reddettiği veya ikinci plana attığı kurum ve değerlere bugün ihtiyaç duymaktadır. Nitekim, sanayi toplumunun yargılanması, insanın ve ferdi teşebbüsün, hürriyetlerin öne çıkarılması yalnızlaşan insanın daha anlamlı sosyal ilişkiler içine sokulması ve monotonluğun giderilmesi çalışmaları bundan dolayıdır. Sanayileşmenin beklenmeyen sosyal hastalıkları ve sapma davranışları giderilmeye çalışılmaktadır.

Türkiye’de de asıl gündemde olması gereken konular yerine, yıllardır bir kısır döngü içinde laik-anti laik tartışmalarının ısrarla sürdürülmesi ülke yararına değildir. Türkiye’de laikliğin akıllı dostlarına ihtiyacı vardır; laikliğin akılsız dostlarına değil...

Diğer taraftan, kültür konusunda ve kültür politikalarının tayininde Atatürk’ün kültür politikasının ana vasfı olan milliliğin korunarak Dünya’ya açılmak temel bir ilke olmalıdır. Bu politika esasında kültürün kendi benliğini ve kimliğini korumasına dayanır. Ancak, kültür kendi öz varlığı ve gelişmesi içinde zenginleşmeye, başka kültürlerin verilerinden kendi yapısına uygun olanları almaya da açıktır. Bu basit bir taklitçilik değildir.

1 Mart 1922 tarihinde TBMM’nin 3. Toplanma yılı açış konuşmasında Atatürk’ün şu sözleri aradan geçen uzun yıllara rağmen önemini ve değerini korumaktadır: “Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize, görecekleri tahsilin hududu ne olursa olsun, en evvel ve herşeyden evvel Türkiye’nin istiklâline, kendi benliğine, an’anatı milliyesine düşman olan bütün anasırla mücadele etmek lüzumu öğretilmelidir. Beynelmilel vaziyeti cihana göre, böyle bir cidalin istilzam eylediği anasırı ruhiye ile mücehhez olmayan fertlere, bu mahiyette fertlerden mürekkep olmayan cemiyetlere hayat ve istiklâl yoktur.” “Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür".

Türkiye’de kültür politikasının bir amacı da mili kültürü korumak ve geliştirmek yoluyla kendi kendimizi fark etmemize ve tanımamıza imkân sağlamasıdır. Bu gerçekleştiği taktirde, çeşitli kimlik sapmalarından kurtulabilir ve aynı zamanda Türk Devletinin ülkesi ve milleti ile birliğini ve bütünlüğünü anlamlı bir şekilde sürdürmesine de katkıda bulunabiliriz.

KÜLTÜREL KİMLİK VE TÜRK KİMLİĞİ-

Kültürel kimlik, “Ben kimim” sorusuna verilecek cevabın ana hatlarını ihtiva eden bir kavramdır. Kimliği bazı sosyal bilimciler irsiyet (kalıtım) ağırlıklı ele alırlar. Bazıları ise Sosyal Çevreye öncelik vererek kimliğin ortaya çıkabileceğini ileri sürerler. Bunlara göre, biyolojik ve genetik yoldan kazanılanlar farklı olsa da, belirli bir kültür çevresi içinde yoğrulan ve sosyalleşen insan, ister istemez kendi kültür çevresini temsil eden bir varlıktır. Bir başka ifade ile, o kültür çevresi kendini fertte temsil ettirir ve ona kimliğini verir. Bu bakımdan, bir sosyal kimlik isteyenin istediği yerden alabileceği, piyasada satılan bir mal değildir. İnsan kimliğini seçmekte de pek hür değildir. İnsan bütün değerlerini reddettiği bir kültürel kimliğin belki de farkına varmadan belirli davranış ve tavırları dışına da kendini taşıyamaz.

Kültürel kimlik ile ilgili değerlendirmeler sadece "Ben kimim" arayışının veya sorusunun değil, "Biz kimiz" sorusunun cevabını da verir. Kimliğin sosyal olması veya kültürel anlaşılması, onun belirli bir kültür çevresi içinde mütalaa edilmesindendir. Ferdin ve sosyal grupların mensup olduğu, iştirak ettiği, pay aldığı belirli bir yaşama tarzı ile tanımlanabilme durumu sosyal kimlikle ilgilidir. Sosyal ve kültürel kimlik mensup olunan kültürün fertlerde ve sosyal gruplarda netleşmesi müşahhas (somut) hale gelmesidir.

Kimlik çoğu kere açık uçlu bazı sorulara da konu olmaktadır: “Siz kimsiniz, milliyetiniz ve ülkeniz nedir?” Bu sorularda milli kimlik ile ilgili yanlar vardır ve bunlar kültüreldir. Çok kültürlü yapılarda bile vatandaşlara yöneltilen sorulara verilen cevaplarda ülke ve mensup olunan milliyet esas alınmaktadır. Büyük bir çoğunluk mensup olduğu milletin alt kültür özelliklerini, millet altı sıfatlarını etnik grup veya mezhebi ifade etme ihtiyacı duymazlar. Nitekim, İsviçre’de yapılan bir kimlik araştırmasında bile cevap verenlerin yarısından fazlası kendini İsviçreli kimliği içinde görmüş, Hollanda’da dar bir mensubiyet şuurunun çok üstünde Hollandalı kimliği ortaya çıkmıştır. Avusturya’da da benzer sonuçlar alınmıştır.

Kimlik ile etniklik arasında da yakın bir ilişki vardır. Farklı bir etnik kimlikten bahsedebilmek için, farklı özellikleri ile yaşanan bir ayrı kültürel kimlik gerekir. Bir ayrı kimliğin belirlenmesinde kültürün her bir unsuru ele alınır ve incelenir. Çünkü bazılarının zannettiği gibi, sadece dil veya mahalli ağız etniklik için, başka bir ifade ile kimlik için yeterli değildir. Kültür unsurları kimlikte tek, tek değil, bütün olarak ele alınır.

Sadece doğuş, biyolojik faktör de yeterli değildir. Araplar ve Yahudiler aynı ırka mensupturlar ama kültürleri çok farklıdır. Yunanlıların Batı Trakya’daki nüfus yapısını değiştirmek için Gürcistan’dan ve Kafkaslardan getirdikleri Rumlar Rumca bilmemekte, ama kendilerini Yunan Kültürüne ait olarak hissetmektedirler. Bir Alman Müslüman olduktan sonra kendini Türk olarak da hissedebilir. Bizim kültür dairemizin bir unsuru olabilir.

Kimliğin kazanılmasında aile, arkadaşlık muhiti, okul ve iş hayatının önemli rolleri vardır. Örgün ve yaygın eğitim yoluyla da fert kendi kültür çevresi ile ilgili değerleri, davranışları kazanmaktadır. Günümüzdeki dünyayı küçülten ve zaman, zaman milli kültürlere karşı kitle kültürünü ön plana çıkaran, emrinde olduğu siyasi güçlerin çıkarlarına hizmet eden medya gerçeğini göz önünde tutmak durumundayız. Tabii ki bu arada, medyanın gücü karşısında pes edip en önemli konuları bile tercüme edip yayınlayanların yanlışını da fark etmek durumundayız. “Medya” kültürel kimliğin geliştirilmesine, tanınmasına ve güçlendirilmesine katkı yapabileceği gibi, kimliğin belirsizleştirilerek gereksiz bir şekilde tartışılmasına da yol açabilir. Onu nasıl kullanırsanız, ona göre cevap alırsınız. Bir ülkede eğer kimlik kirlenmesi, saptırılması yoğun ise, o ülkede, net, belirli hedefleri olan bir kültür politikası meydana getirilemez ve dış politikada ve iç politika da bir çok belirsizlikler, mutabakatsızlıklar doğabilir.

Kültürel kimliğin belirlenmesinde göz şekillerinin, kemiklerin ve bıyığın yeri yoktur. Hele bazı başdanışmanların merak sardığı gibi “bıyığın tarih kökeni” ile uğraşılmaz. Bunlar ortopedi veya estetik cerrahi uzmanlarını ilgilendirir. Mavi gözlü sarışın Saka Türklerinden kalan izler halâ Karadeniz Bölgesinde ve diğer Bölgelerimizde görülmektedir. Çünkü kültürel kimlik, daha ziyade doğuştan sonra elde edilenler ve kazanılanlarla ilgilidir. Ortak değerlerden, ahlak anlayışından, örf ve adetlerden, edebiyat ve musikiden, o topluma has geleneksel sanatlardan, anadilden, mili sembollerden (Bayrak ve Bozkurt gibi...) belirli çizgileri olan mimariden, dinden, mutfaktan, milli ve dini gün ve aylardan pay ve zevk alabilmeye bağlıdır. Katılma ve mensubiyet şuuru burada önemlidir. Kültürel kimliği sadece din, milli veya mahalli dil belirleyemez. O bakımdan, sadece “Müslüman” sıfatı da kültürel kimlikte yeterli değildir. Hangi, Müslüman sorusu da o zaman cevap arar. İslâm bütünü içinde farklı milli kimlikler inkâr edilemez. Müslüman Türk ile Müslüman Arap, Alman ve Fransız aynı yaşama tarzına sahip değillerdir. Kültür bir bütündür Sapma davranışlara da ortak veya ferdi tepki gösterebilmek önemlidir. Yabancılaşma örnekleri karşısında sessiz ve aldırmaz bir tutum sergilemek kimliği tahrip eder. Mesela cenazenin alkışlanması, kızaktan denize indirilme töreninde geminin önünde şampanya patlatılması yer ve tabelâ isimlerinin yabancılaştırılması, yabancı dille eğitim ve öğretim gibi yüzlerce örnek kültürel normlarda bir sapmayı ve bozulmayı ortaya koyar.

Kimliği bazılarının coğrafi faktör ile birlikte düşündüklerini de görüyoruz. Kimliği sadece soyut bir coğrafyada da düşünmeyelim. Coğrafya vatanlaştırıldığı oranda somutlaşır ve basit bir zarf olmaktan çıkar. Bazıları kimliğini Balkanlılıkta aramaktadır. Kültürel yaşama tarzı üzerinde, tabii çevrenin ve coğrafyanın elbette tesirleri vardır. Ekonomik faaliyetlerden, beslenme ve barınma şekillerine kadar bu tesirler görülebilir. Ancak, yaşama tarzına bir bütün olarak baktığımızda bu tesirler mutlak değil, nispidir. Mesela, Akdenizlilik, Akdeniz kültürü belirsiz bir kavramdır. Çünkü Akdeniz’de aynı veya benzer tabii şartları paylaşan Mısır,Yunan, İtalyan, Fransız, Türk kültürleri ve diğerlerinin hemen, hemen kültürün her unsurunda aralarında önemli farklar bulunmaktadır. Aynı şeyi Kafkas Kültürü ifadesi için de söyleyebiliriz; Kafkaslar’da da bazı benzerliklere rağmen, Çeçenlerin, Azerilerin, Gürcülerin, Dağıstanlıların, Ermenilerin ve diğerlerinin dilden, dine ve zihniyete kadar farklı hayat tarzları vardır. Anadolu kültürü üstünde ısrarla duranlar ise, Anadolu’ya 1071’den beri vurulan Türk-İslâm kültürünü kabullenememekte ve Anadolu’da yaşamış küçük, büyük her topluluğu Selçuklu ile hatta bugün Türkiye ile eşzamanlı olarak düşünmektedirler. O zaman Anadolu, tarihi gerçeklerin aksine, Türk-İslâm kültürü tarafından vatanlaştırılan bir coğrafya olmaktan çıkarılmış olacaktır. Hümanist kültür anlayışına sahip bazı çevrelerde de bu yanlış sürdürülmektedir. Son senelerde KKTC’de bir takım sözde dost ülkelere mensup bazı çevrelerin Türk kimliği yerine “Siz Adalısınız” telkinleri unutulabilir mi? Türk kimliğini sadece Anadolu coğrafyası ile sınırlandırırsanız, bu sınırlar dışındaki Türk varlığının da farkında olamazsınız. Nitekim, bazıları 1990 sonrası bunu fark edebilmiştir.

Burada iki örnek üzerinde TRT 1 televizyonunun bir programında Naim Süleymanoğlu misafir edilir. Naim henüz Türkiye’ye yeni gelmiştir. Sohbette kendisine şu sorular hayretle sorulur. “Naim, Türk yemeklerini beğendin mi, Türk müziğini sevdin mi?” Naim de soruları şaşkınlıkla izler ve “... orada da bunları yiyor ve dinliyorduk” der. Yine bir TV programında Ali Bey’in başkanlığı ve yöneticiliğinde yabancı basın mensupları davetlidir. Bir Alman hanım gazeteci ile Azeri bir gazeteci söz alır. Toplantıyı yöneten az gelişmiş yönetici Azeri gazetecinin Türkçe'sini çok beğenir ve Türkçeyi bu güzellikte nerede öğrendiğini sorar. Azeri Türk’ü bu soruyu doğrusu beklemez ve şaşırır havayı da bozmadan şu anlamlı cevabı belki kendi kimliği konusunda da tereddütlü yöneticiye bir ders niteliğinde verir: “Türkçeyi bana annem ve babam öğretti”. Bunları söylerken ister istemez gülmekten kendini alıkoyamaz.

Bir yanlış anlaşılan nokta da, bazılarına göre Anadolu’da karışmışlığın bulunmasıdır. Kaldı ki karışmışlık olsa bile, bugün yaşanan kültürün özellikleri ve ismi nedir sorusu yine cevapsız bırakılmaktadır. Aynı çağda yaşamış bir çok isim ve topluluk nasıl olurda kültürel temas ve kültürel alışveriş içine girebilir? Kültür alışverişi aynı çağda yaşamış topluluklar arasında olabilir. Eğer kastedilen tarihi eser ve medeniyetler ise, bu kültürün maddi yüzüdür ve Anadolu’da vurulan damganın belirgin bir özelliği olan, önce Selçuklu ve daha sonra da Osmanlı yaşayış tarzının maddede somutlaşmış yüzü olan medeniyetleri,bu coğrafyada hakim kültür olmasaydı bugün bunların yeri arkeoloji müzeleri olurdu. Kaldı ki, Selçuklunun 10. ve 11. Yüzyıldaki muhatabı ve çağdaşı Bizans dışında sayılan bir çok topluluk olmamıştır ve onlarla bir kültürel temas da söz konusu değildir. Eğer Selçuklu’nun kültürü canlı ve Anadolu’ya mührünü vurabilecek özelliklere sahip olmasaydı, bir asır içinde Bizans ve diğer çağdaşı olan kültürler içinde eriyip giderler ve Osmanlıya da sosyal bir miras kalmazdı.

Kaldı ki karışma (amalgamation) öncelikle biyolojik, genetik olarak düşünülen bir kavramdır.* Saf ırk olmaz, karışmışız diyenlerin biyolojik gerekçelere dayanarak Türk kimliğini benimseyememeleri ırkçılıktır.

Öte yandan, Türk Milletinin tarihin içinden gelen kültürel kimliğinin tartışılacak bir tarafı da yoktur. Bu kimliğin Ergenekon’dan çıkış ve Göktürkler, İslâmın Karahanlılar döneminde kabul edilmesi, 1071’de Anadolu’nun vatanlaştırılması ve 1923 Türkiye Cumhuriyeti, Batıyla temas önemli kilometre taşlarıdır. Tabii ki iki asır önceki Türk ile bugünkü Türk arasında önemli bazı farklar tespit edilebilir. Aksini, yani aynı olduğunu savunmak sosyal değişmeye reddiye çıkarmaktır. Ancak, bundan iki asır önceki Fransız da, İngiliz de bugünkü Fransız ve İngiliz'den farklıdır ama, bir İngiliz ve Fransız kültür kimliği gibi Türk kimliği de bugün vardır ve canlılığını korumaktadır. Türk Milleti tarihindeki zaman, zaman yanlış sosyal değişmelere, yabancılaştırılmalara sahne olmasına rağmen, bilhassa son senelerde kendi kimliğini daha fazla sarılmak ve dönmek ihtiyacı duymaktadır. Bunda Dünyada olup bitenlerin de rolü olmaktadır. Avrupa ülkelerindeki yabancı düşmanlığı da kimlik konusundaki hassasiyeti arttırmıştır. Bazıları bizim yıllardır savunduğumuz ve kimliğimizle ilgili görüşleri yeni fark ediyor gibidir.

Türkiye’de kimlik üzerine tartışmaların açılmasının dış sebepleri de vardır. Türkiye, ileride, Osmanlının oynadığı siyasi rolü 21. Asrın şartları içinde oynayabilecek önü açılmış bir ülkedir. Şu halde, bunun önlenebilmesi gerekir. Çünkü, Batılının, hele son yıllarda tamamen Hıristiyan fundamentalizmiyle hareket eden bazı etkili çevrelerin gözündeki Müslümanlık Türklüktür. Onu zayıflattılar mı hedeflerine de varmış olacaklar ve sadece bizden değil; bütün İslâm dünyasından 1071’de Malazgirt ve 1435’te İstanbul’un fethiyle değişen dengelerin hesabını soracaklardır. Hıristiyan Batı fundamentalizminin hedefi, ne Fas, ne Tunus ne de Libya gibi ülkelerdir; ama Türkiye’dir. “Medeniyetler çatışması” teziyle komünizmin yerine İslâmı koyanların önündeki engel de Türkiye’dir. Bazı uygulamalardan şikayetçi olsanız da… Devam eden “ŞARK MESELESİ” karşısında Türk düşmanlığı modasına kapılanlar Haçlı zihniyetine merdiven olduklarının farkına varmalıdırlar. Eğer aklı selimle düşünebilirlerse ve dün olduğu gibi bazı Batılı ülkelerin ipine sarılmazlarsa?…

Bize dışarıdan yeni milliyet, din ve kimlik arıyormuşuz gibi telkinler yapılmaya başlanan bir dönemden geçiyoruz. Siz gereksiz olarak "Türk" yerine "Türkiyelilik", "yurtseverlik" tartışmaları açar, yalnız yaşanan coğrafyayı ortak kabul eder ve insanlarınızı sadece kan değil, sosyal akrabalık bağı ile de ortaya çıkan Türk Milletinin mensubu olarak görmez ve milletimizi bir kabile, boy veya aşiret veya Irak’taki “Türkmen etniği” gibi görüp Rusların 1917 milliyetler tezini, (Siz Türk değilsiniz, siz Azeri'siniz, Özbeksiniz… vb.) bin yıllık Türk ve dolayısıyla İslamlaştırılmış bir coğrafyada akılsızca ve gafletle belki de ihanetle uygulamaya kalkarsanız, “anayasal vatandaşlık” gibi sadece hukuki bağı öne çıkarır ve kültür ortaklığını, paylaşılan kültürel paydaları göz ardı ederseniz, eloğlu etnik grup sayısını 26’ya da çıkarır, 47’ye de... Yapay kimlikleştirme gayreti içinde olanlara göre tekil kimlik anlayışı renk körlüğü yaratmaktadır. Demek ki ciddi bir çok devlet, hatta Dünyamızın büyük bir bölümü bu renk körlüğü ile maluldür. Unutmayalım ki, milliyetçi tezlerin artık alternatifi farklı ton ve şekilleriyle komünist ideoloji değil, etnik ve kültürel çoğulculuk iddialarıdır. Sizin yapınıza uysa da uymasa da… Nasıl olsa ellerinde “medya” gibi bir silah ve ısmarlama kavramlarla tartıştırılan ve her okuduğu kitabın hemen tesirinde kalan bazı aydın ve politikacılar var. Mütecanis (homojen) olmayan yapılarda çok kültürlülük tezi birleştirici bir güç kaynağı olurken, oldukça mütecanis yapılarda çok kültürlülük zorlamaları, varsayımları bir güç kaynağı değil; çatışma kaynağı olabilir.*

Sonuç olarak şunu söyleyelim ki, Anadolu’da 21. Yüzyıla girerken Türk kimliği dışında kimlik arayışına çıkabilmek için Türk kimliğinden yaşama tarzının (kültürün) her alanında ayırt edilebilen, fark edilebilen özelliklerin bulunması gerekir. Bu olmadığı sürece, piyasaya sürülmeye çalışılan ve bizi milletleşme sürecinden geriye boy, kabile, aşiret asabiyetine döndürecek bazı yapay kimlikler, Anadolu’dan Milli Kurtuluş savaşıyla attığımız güçlere davetiye çıkarmaktır. Veya “Bunlar tekrar Orta Asya’ya sürülmelidir” diyenlere hak vermektir. Kimliği ortaya çıkaran etniklik ve “alt-kültür grupları” karıştırılmamalıdır. Türk sadece bir kavmin adı değil, Anadolu’da, Balkanlara gerçekleşen kültür birliğinin de mührüdür ve İslâmla iç içe girmiştir. Türk, aynı zamanda Türk milletine mensup olmanın hissedilmesidir. Türk, kültürünü yaşayan kimsedir. Onu sadece biyolojik düşünmek ve Türk kimliği dışında “alt kültür” leri kimlikleştirmek Türkiye’nin dış kültürel irtibatlarını, din ve soy birliği içinde olduğumuz toplulukları dışlamaktır. Bu bilerek veya bilmeyerek Anadolu’da, Ortadoğu’da ve Balkanlar’ da Türkiye’nin kültürel ve dolayısıyla siyasi tesirliliğini önlemektir. Kırım’da, Çeçen-İnguş sınırındaki Avlar Köyündeki ve Bosna’da kabirlerdeki ay yıldızın bir anlamı ve Anadolu’ya dönük bir mesajı olmalıdır.

“İnsan” kimliğini bazıları Türk kimliği yerine kullanmak istemektedirler. Bu da anlamsızdır. Bunlara göre, insanım deyince kimlik tartışmaları sona erecektir!(TGRT’ de Entellektüel Boyut Programı, B. Güvenç 3/6/97) İnsan kimliği, bir sosyal varlık olarak ancak insanı hayvandan ayırır. İnsan bir kimlik değil, cins ayırımıdır, hatta kimliğin belirsiz oluşudur.

Devletin kimlik dayatması iddiaları ise yanlıştır. Eğer böyle bir dayatma olsaydı, Devlet bazı yörelerdeki vatandaşına Türkçe öğretirdi. Resmi kanal tam tersine, kimliğimizi meydana getiren temel unsurlara, Atatürk sonrası dönemde genelde uzak durmuş, soğuk bakmış, bazı sahalarda vatandaşı ile arasına mesafe koymuştur. En azından Türklük, Türk milliyetçiliği karşısında nötr, laiklik dolayısıyla da, İslama karşı aşırı hassas davranmıştır. Zaman, zaman da Türk milletinin kimlik unsurları karşısında tarafsız olmayı fazilet saymıştır. Eğer 70 sene sonra Türkiye’de dış destekli kimlik ve etnik grup tartışmaları sürdürülebiliyorsa, bu bir bakıma uygulanan eğitim ve kültür politikalarının doğurduğu kimliksizleştirme, kültürsüzleştirme süreçlerinin sonucudur ve tartışılmalıdır.

Eğer Kültür Bakanlığı bu ülkenin bir bakanlığı ise, “devletin kültür politikası olmaz” diyen sakat anlayıştan uzak durarak, çoğulcu kimlik ve etniklik dayatmaları yerine, milli birlik ve bütünlüğümüzü güçlendirecek bilimsel verileri ortaya koymalıdır. Türk tarihine düşman marjinal görüşleri değil. Türk kimliği adını taşıyan, çelişkilerle dolu ve ismi ile içi uyuşmayan kitapları basmak Kültür Bakanlığı’nın işi olmamalıdır. Milli kültür unsurları bir bütündür. Beğenmediğimizi (mesela dini) cımbızla dışlayacaksanız bu ilmi değildir.

Eski bir Cumhurbaşkanımızın imzasını taşıyan "Avrupa’daki Türkiye" kitabı milli ve dini kimliğimizin inkârıdır. Bizi AB’ne alsınlar diye yazılan bir şeydir. Aynı kimlik inkârını Alman,Fransız veya İngiliz devlet adamları da yapar mı, bilemiyoruz. Kendi kimliği hakkında şüpheleri olan bir toplumun AB’de işi daha zordur.

Kültürel kimlik üzerinde durduktan sonra “TÜRK KİMLİĞİ” ile ilgili bazı esasları ve diğer kimliklerden ayırt edici özellikleri kısaca ele almaya çalışalım:

· Ramazan davulundan, Bayramlarda ev ve kabir ziyaretlerine, Mevlide, dini musikimize, Kandile, göz boncuğuna, Ramazan ibadet ve eğlencelerine kadar Türk’e has İslâmı yaşama özelliklerimiz,

· Şeref ve haysiyetine düşkünlük,

· Yabancı boyunduruğu altında yaşamamak (hürriyet ve istiklal arayışı),

· Teşkilatçılık ve devlet kurma geleneği,

· Devleti baba olarak görmek,

· Mazluma dost, zalime düşman olmak,

· Kin besleyememek, düşmanlıkları çabuk unutmak,

· İlimle dini bütünleştirici bir kimlik,

· Adaletli davranmak ve yönetmek geleneği,

· Fert ve toplum menfaatlerinin birbirine paralel kabul edilmesi,

· Maddi tatmin ve manevi tatminin dengelenmesi,

· Kadına aile içinde gerekli yeri vermek, ancak bunu matematik bir eşitlik olarak düşünmemek,

· Yaşlıya saygı ve onları aile çatısı altında tutmak,

· Türk dili ve edebiyatı, folklor ve destanlarımız,

· Cesaret, feragat ve fedakârlık duygusu,

· Hem yarı göçebeliğe, hem yerleşik hayata yatkın olmak,

· Musikimiz, geleneksel sanatlarımız, mimarimiz, mutfağımız,

· Faydacı, maddeci ve egoist değil; diğer gâm ahlâk anlayışına sahip olmak,

· Geleneksel sporlarımız,

· Dayanışmacı tavır,

· Misafirperverlik,

· Sıcak kanlılık,

· Cömertlik,

· Vatan fikri,

· İslâmı yayıcı bir fonksiyon taşıma özellikleri,

· Örf ve adetlerimiz,

· Mensup olduğu din için yüzyıllardır en büyük fedakarlıklara katlanabilme,

· Meşverete önem verme, divan ve kurultay gelenekleriyle demokrasiye yatkınlık,

· Ordu-millet geleneği,

· Acelecilik ve tahammülsüzlük,

· Ferdi hareket,

· Aşırı tepkicilik,

· Mevcut yapıdaki aksamaları, düzeltici yenilikçi tavır yerine sil baştancılık,

· Harp halinde esire iyi muamele.

Artık Türk kimliğinin yaygın olduğu coğrafya da belirli başlıklar altında toplanmaktadır: 1. Türkiye Cumhuriyeti, 2. Batı Türkistan, 3. Doğu Türkistan, 4. Kafkasya, 5. Ortadoğu, 6. Kuzey Türkleri, 7. Avrupa Türkleri.

Kültürel kaynaklardan beslenen milli kimlik milli seviyede toplumun sıfatıdır. Milli kimlik, mahalli sıfat ve millet altı kültür özellikleriyle rakip de değildir. Milli kimliğinin bulunması, mahalli sıfatların buharlaşması da değildir. Bir milli devlette coğrafyaya kültürel damgasını kültürel temas ile vurmuş ve hakim kültür (dominant kültür) olmuş olan bir milli kültürü ve kimliği dışlayarak millet altı kültürlerin bütünü zenginleştireceğinden bahsedemezsiniz. Hele Türkiye gibi oldukça mütecanis (homojen) bir sosyal yapıda...

Türkiye mütecanis bir sosyal yapıdır derken, etniklik ve kimlik üzerine Dünyaca meşhur bazı uzmanların görüşlerine de dayanıyoruz.* Bunlara göre, eğer bir ülkede asgari ölçüde etnik farklılıklar söz konusu ise, o yapı mütecanistir. Maalesef kendi milli kimliği konusunda anlaşılmaz tereddütler içinde olanlar, kavramları da bilmediklerinden veya bilmez gözüktüklerinden Atatürk’ün “Ne Mutlu Türküm Diyene...” şeklindeki veciz ifadesini içlerine sindiremeyecek kadar boy, kabile, aşiret ve cemaat taassubu ve asabiyeti içine girmektedirler.

Bazıları ise, sürekli tenkit edilen resmi ideoloji ile Türk milliyetçiliğini aynileştirebilmekte ve Cumhuriyetin kurulduğu tarihten beri bu görüşün devletin resmi görüşü olduğunu zannetmektedirler. Oysa ki, milliyetçilik birçok dönemlerde devamlı suçlanmış hatta yargılanmıştır. 1944 Türkçüler Olayı ve uygulanan işkenceler, bir dönemin Cumhurbaşkanı’nın 19 Mayıs 1976 nutku ile bazı çevreleri “Pan-Türkist ve Pan-İslamist” likle suçlaması, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 askeri müdahalelerinden sonra dışarıdan destekleri olmadığı için milliyetçilerin gördüğü eziyet ve işkence, milliyetçilere karşı iddianamelerde şovenizm,Turancılık ve faşistliğe varan, hatta din esasına göre devlet kurmaya kadar uzanan suçlamalar unutulabilir mi? Bunun en taze örneği Aydınlar Ocağı’nın kamu menfaatine hâdim cemiyet kabul edilme talebine tüzüğünün 2. maddesinde yer alan “Türk Milliyetçiliği” ifadesi dolayısıyla verilen menfi cevaptır. Bu ülkeyi yönetenler milliyetçi oldukları için mi 1954’de Milliyetçiler Derneği’ni kapatmışlardır? Kapatılan Refah Partisinin genel başkanının “Türkiye’de yetmiş senedir ırkçılık yapılıyor” şeklindeki sözleri bu bakımdan her türlü mesnedden yoksundur. Ülkemizde, dönem, dönem milliyetçilik bazı çevrelerce sulandırılmış, protokol aracı yapılmış, hatta anlaşılmaz bir hale sokularak tören malzemesi olarak düşünülmüştür. Bu gerçekleri herhalde göz önüne almak zorundayız.


BOZKIR KÜLTÜRÜ-1

Türk tarihinin ilk safhası daha ziyade Asya ve Avrupa bozkırlarında geçmiştir.Bunun hiç şüphesiz en önemli sebebi Türk'lerin bu tabii yaşam şartlarını sevmeleri olmuştur.Bu sebepten düşünce tarzı,inancı,dünya görüşü,örf ve gelenekleri bozkırların köklü izlerini taşır.

İlk kültürler doğdukları bölgenin şartları içinde gelişmiştir.Bunun için avcılık ve ormancılıkla geçinen kavimler "asalak "kültüre sahip olmuşlardır.Tarıma elverişli alanlarda yaşayanlar çiftçilik yapmışlar ve "köylü" kültürünü oluşturmuşlar.Besicilikle yaşayan bozkırdakiler ise "çoban" kültürünü oluşturmuşlardır.

Bozkırlar çöl değildir,bol otlakları ile besiciliğe elverişli,kuru tarıma imkan veren rutubetli yüksek yaylalardır.Ancak bir kültürün oluşması için sadece coğrafi şartlar yeterli değildir.İnsan unsuru da önemli bir rol oynar.
O halde her kültürün üç temel kaynağı bulunmaktadır:

1-Coğrafi çevre
2-İnsan
3-Cemiyet
Buna göre uzun geçmişi bozkır şartları içinde geçen Türk topluluğunun kendine mahsus bir kültür tipine sahip olacağı meydandadır.Biz buna doğuş ve gelişme safhasından dolayı "Bozkır Kültürü" diyoruz.Başka bir deyişle Bozkır kültürü Türk kültürü demektir.

Bozkır kültürünü göçebe olarak ta nitelemek yanlıştır.Türk kültürü "at" üzerine kurulmuştur.Fakat temel prensipleri sadece bundan ibaret değildir.Bunun yanında "demir"de vardır.Ayrıca bir hukuk anlayışı ile donatılmıştır.Din,düşünce,ahlak yönlerinden de tamamlanmaktadır.
Buna karşılık "at" göçebelerin hayatında birinci planda görülmez.Bozkır kültürüne karakter veren "demir"e pek çok göçebe kavim kültüründe rastlanmaz.Göçebelerdeki Din ,Hukuk,Devlet anlayışı da Türklerdeki gibi değildir.
Bu sebepten dolayı bozkır kültürünü göçebe kültürü şeklinde tarif ilme aykırıdır.

SOSYAL YAPI

Türk Bozkır topluluğunun sosyal yapısı şöyledir:

1-OĞUŞ = AİLE
2-URUG = SOY
3-BOD = BOY,KABİLE
4-OK = SİYASİ BİR TEŞKİLATA BAĞLI KABİLE
5-BODUN = SİYASİ İSTİKLALİ OLAN,VEYA OLMAYAN BOYLAR BİRLİĞİ
6-İL(EL) = MÜSTAKİL TOPLULUK,DEVLET,İMPARATORLUK

AİLE

Eski Türk sosyal hayatında aile bütün sosyal bünyenin çekirdeği durumundaydı.Kan akrabalığına dayanıyordu.Türk ailesi "küçük aile" tipindeydi.Bu yönü ile Yunan,Roma,İslav ailelerinden ayrılmaktadır.Eski Yunanistan'da ve Roma'da aile reisi,ailenin diğer fertleri üzerinde mutlak hakim iken,İslav'larda ise aile büyüğü bütün aile halkına kölesi gibi hükmederdi.Bu ailelerde mülkiyet kolektifti.

Türklerde ise mülk ortaklığı yalnız otlaklara ve hayvan sürülerine aitti.Hatta sürülerde çok kere şahsi mülk halindeydi.Evlenen erkek veya kız,baba ocağından hisselerini alarak ayrılır,yeni bir aile kurardı.Baba evi ise en küçük oğula kalırdı.Türklerde tek eşlilik yaygındı.Kadın hürdü ve Türk topluluğunda saygı görürdü.Ata biner,ok atar,hatta güreş tutarlardı.Namus ve iffetine düşkün olan Türk kadınının savaşta düşman eline geçmesi büyük zillet sayılırdı.

URUG

Bu ifade soy,sop manasına gelmektedir.



BOY

Aileler veya soy'lar bir araya geldiği zaman boy teşkil ediyordu.Başında Bey bulunurdu.Bey'in görevi boydaki iç dayanışmayı muhafaza etmek,hak ve adaleti korumak ve düzenlemekti.Boy Bey'leri cesareti,mali kudreti ve doğruluğu ile tanınmış kişiler arasından seçilirdi.Aile ve soyların temsilcileri,seçici heyeti meydana getirirdi.Bu heyet,eski Türk Devletlerinde mevcut meclislerin küçük çaptaki ilk tipidir.

BODUN

Boylar birliğine "BODUN" denmekteydi.Başında "HAN" bulunuyordu.
Bodunlar Boylar arasındaki sıkı işbirliğinin meydana getirdiği siyasi topluluklardır.


DEVLET (İL)
Eski Türklerde siyasi teşkilatlanmanın en üst kademesini "İL" meydana getiriyordu.
Bodun'lar ve Boy'ların merkezden idare edilmesi sayesinde İl'de birleşmiş olan halk,"töre" denilen ortak idari ve hukuki düzenle yönetilirdi.Demek ki Türk"il"i yurdu koruyan,milleti huzur ve barış içinde yaşatan bir siyasi kuruluştur.

Türk ilinin özellikleri şöyle özetlenebilir:
1-İstiklal
Bu konuda Asya Hun Devlet meclisindeki şu konuşma (Çin yıllıklarından alıntıdır)Türklerin bağımsızlık hakkındaki bütün görüşünü kısaca özetler:
"İstiklale karşı hayranlık duymak ve bağımlı olmayı yüz kızartıcı saymak bizim geleneğimizdir.Atalarımızdan toprakla beraber devr aldığımız devletimizi;Çin ile uzlaşmak pahasına feda edemeyiz.Mücadele edecek savaşçılarımız mevcut iken devletimizi korumalıyız".(Çiçi'nin konuşması M.Ö.58)
2-ÜLKE
Yine bu madde şu güzel örnekle açıklanabilir:
Asya Hun Tanhu'su Motun,komşu Tung-Hu'ların vergi olarak at ve kadın istemelerine fazla itiraz etmemişti.Fakat devlet arazisi isteğiyle karşılaştığı zaman ,devlet meclisinde,toprağın devlete temel olduğunu ,kendisinin kimseye arazisini terk et demeye yetkisinin bulunmadığını söylemişti.(MÖ.209)
3-HALK
Halk deyiminin eski Türkçe karşılığı "KÜN" idi.
Özel mülkiyet kişi haklarının ve hürriyetin teminatıdır.İnsan şahsi mülke sahip olup onu istediği gibi kullanabilir.
4-TÖRE
Türk devletinde halkın hak ve hürriyetini istemesi tabii idi.Halkın bu isteği,törenin uygulanması ile karşılanıyordu.Töre,eski Türk hayatını düzenleyen hukuki kaidelerin bütünüydü.


Eski Türklerde Devlet Teşkilâtı, Kültür ve Medeniyet
Türk cemiyetinin temeli aile idi. Evlenen kız veya erkek, ailesinden kendi hissesine düşenleri alarak ayrı ev kurardı. Aileden sonraki en büyük sosyal birlik Uruk (sülâle) idi. Uruk veya soylar toplamına ise boy denirdi. Boyların kendilerine ait toprakları, başlarında boy beyleri bulunur, boy beylerini ise aile ve uruk temsilcileri seçerdi.
Boylar birleşerek siyasî bir birlik haline gelirse, buna "budun" denirdi. Budunun başına geçen kimseye "han" adı verilirdi. Birden fazla budun bir merkezden idare edilirse, buna "il" denilmekteydi ki, bugünkü "devlet" teriminin karşılığıdır.

Türklerin en belirgin özelliklerinden biri, kuvvetli bir teşkilâtçılık yeteneğine sahip olmalarıdır. Yaşadıkları hayat da onları hürriyete, istiklâle alıştırdığı için, hiçbir zaman devletsiz olmamışlardır. Gerçekten Türklerin 2500 yıllık tarihlerinde, devletsiz kaldıkları, yani istiklâllerini kaybettikleri bir devre rastlanmaz. Dünyada daima bir veya birkaç Türk devleti bulunmuştur.

Türklerde istiklâle verilen değer, bazı tarihî kayıtlarda görülmektedir. M.Ö. 58'de cereyan eden bir hâdise dolayısıyle, Çin yıllığı, Hun devlet meclisinde yapılan şu konuşmayı nakleder:
"Bizim için tâbiiyet yüz kızartıcıdır. Atalarımızdan toprakla birlikte devraldığımız istiklâlimizi, Çin ile uzlaşmak pahasına feda edemeyiz. Mücadele edecek savaşçılarımız halâ mevcutken, devletimizi korumalıyız."

Orhun Kitabelerinde ise, istiklâl elden gittikten sonraki durum için: "Beğ olmaya lâyık oğlun kul, hâtun olmaya lâyık kızın cariye" olduğundan yakınan Bilge Kağan, Türk devlet ve istiklâlinin devamına inancını şu sözlerle ifade etmiştir: "Yukarıda gök çökmedikçe, altta yer delinmedikçe, Türk budununun ilini, töresini kim bozabilir."

Türk devletinin başında bulunan kimselere "Tanju, Kağan, Han, Yabgu, İlteber" gibi çeşitli isimler verilmiştir. Bunların hükümdarlık alâmetleri, "taht, otağ, tuğ, davul, sorguç" gibi şeylerdi. Hükümdar tuğunun tepesinde, altından bir kurt başı bulunurdu. Hükümdar, yaradanın inâyet ve yardımına mazhar olduğu sürece halkına iyi bakar, onu zenginlik ve adalet içinde yaşatırdı. Bunu başaramayan kağandan, yaradanın, kut'u yani siyasî iktidarı geri aldığı düşünülür ve ona karşı isyan etmek meşru sayılırdı. Hükümdarlar, devlet işlerinde daima, büyük beylerden meydana gelen bir meclise danışırlar, onların razı olmadıkları işi pek yapmazlardı. Danışma meclislerinde herkes sözünü açıkça söyler, hükümdarı dahi istediği gibi tenkit edebilirdi. Çünkü meclis üyeleri, asıl güçlerini, temsil ettikleri zümrelerden alırlardı. Hükümdarın idare yetkisi, bazı şartlarla tahdit edilmiştir. Bunların başında halkı doyurmak, giydirmek, toplamak, çoğaltmak ve huzura kavuşturmak gelir. Kutadgu Bilig'te, halkın hükümdardan isteklerini; a) iktisadî istikrar, b) âdil kanun, c) âsâyiş olarak sınırladıktan sonra , "Ey hükümdar, sen halkın bu haklarını öde, sonra kendi hakkını iste" denilmektedir.

Hükümdarların eşlerine "katun" (hâtun) denirdi. Türk kağanları çoğunlukla Çinli veya diğer yabancı prenseslerle evleniyorlardı. Bunlar daha çok siyasî sebeplere dayanıyordu. Ancak, oğulları hükümdar olacağı için, ilk eşlerini Türk kızlarından seçmeye dikkat ederlerdi. Hâtunlar zaman zaman devlet işlerine karışırlar, hattâ kendi başlarına hükümdar bile olabilirlerdi. Fakat onların devlet işlerine karışmaları dâima şikâyet konusu olmuş ve çoğunlukla kötü sonuçlar vermiştir.
Kağanların oğulları, devlet işlerine alışmak üzere, tecrübeli devlet adamlarının yanında yetişirler, sonra devletin sağ veya sol kanadına vali olurlardı. Bunlar han, şad, tigin gibi ünvanlar alırlardı.
Hükümdarın ve valilerin emirleri altında, çeşitli görevler yapan devlet memurları vardı. Sivil idarede devlet meclisi üyeleri, buyruklar (nâzır, bakan), iç buyruklar (saray idaresine bakan) yanında inanç, tarkan, apa, boyla, yula, baga, ataman, tudun, yugruş, külüg, babacık vb. ünvanları taşıyan ve hiçbiri verasete dayanmayan devlet büyükleri bulunurdu. Devletin dış siyaset işlerini idare eden memuruna "tangucı", Osmnlılarda "tuğracı", hükümdarların başvezir durumundaki baş müşavirlerine ise "aygucu" denirdi.
Eski Türkler devamlı şehirlerde yaşamadıkları için, yerleri, sayıları belli bir orduları yoktu. Esasen Türklerde herkes savaş sanatını bilir ve gerektiğinde hemen kendi beylerinin emrinde orduya katılırdı. Askerlik hizmetinden dolayı kimse devletten ücret almaz, savaş ganimetinden kendi payına düşeni alırdı. En büyük askerî birlik, 10 000 kişilik kuvvetti. Bu birliğe Tabgaçlar, Göktürkler ve Uygurlarda "tümen" adı veriliyordu. Tümenler binli, yüzlü, onlu gruplara ayrılır ve bunların başına binbaşı, yüzbaşı, onbaşı denen komutanlar tayin edilirdi.

Ordular, o çağın tekniğine göre en tesirli silahlarla donatılırdı. Meselâ başlıca silahları olan ok, yay ve kılıç, mızrak ve kargının yanında, kumandanlarda neft atan yangın mermili mancınıklar, subaylarda, görülmemiş savaş âletleri bulunuyordu. Savaşta düşmana en şiddetli darbeyi vuranlar, okçu süvari birlikleriydi. Bunlar yıldırım hızıyla düşman birliğine ok yağdırıp şaşkına çevirirler, sonra öbür birlikler düşmanı çevirerek imha ederlerdi. Savaş sırasına yarım ay biçiminde açılırlar, merkezdekiler geri çekiliyormuş gibi görünür ve onları takip eden düşman, sağ ve sol kanatların kapanmasıyla çevrilmiş olurdu. Bu savaş usulüne Türkler kurt oyunu adını verirlerdi. Türk ordularının en önemli özelliklerinden biri de disiplindi. Savaşta bir asker, komutandan gelen emri eksiksiz yerine getirmekten başka birşey düşünmezdi.

Diğer taraftan etrafları devamlı düşmanla çevrili bulunan Türklerin rahat ve emin olabilmalari, disiplinli bir şekilde birlik ve beraberlik içinde yaşamalarıyla mümkündü. Bu itibarla Türk ülkelerinde nizam ve intizam sağlayan töre, herşeyden önce gelirdi. Türk töresi bugünkü gibi yazılı kanunlar halinde olmayıp, örf ve âdet şeklinde çok sağlam olarak yerleşmişti. Her konuda, töre'nin ne olduğunu, küçükler büyüklerden öğrenerek ve yaşayarak yetişirlerdi. Gerek kağanın başkanlık ettiği siyasî mahkemelerde, gerek öbür yargıcıların idare ettiği normal mahkemelerde töre hükümleri hiç şaşmadan uygulanırdı. Töreye hükümdar da karşı gelemezdi. Töreye ters düşen kağanlar, tahtlarından indirilir, hattâ idam edilirdi. Türk töresi, oldukça sert ve kesin hükümler ihtiva ederdi. Cezaları ağırdı. Ancak töre, Türk cemiyetinin belkemiğini teşkil ettiği için, kimse bu cezaları haksız ve adaletsiz görmezdi. Zaten, töre'nin dâima doğru ve adaletli olanı emrettiğini herkes baştan kabul ederdi. Öyle ki, Türk töresi, milletin yüzlerce yıllık hayat tecrübesinden süzülmüş kurallardan ibaretti.

Eski Türklerin dinleri, hangi dinden oldukları bugün hâlâ tartışma konusu olmaya devam etmektedir. Eski Türklerden günümüze bu bilgileri ortaya çıkaracak yazılı metinlerin gelmemesi, doğru veya yanlış pek çok değerlendirmenin yapılmasına sebep olmaktadır. Meselâ Oğuz boylarında bir orgon/uğur kabul edilen kuşlar, totemcilik olarak açıklanmıştır. Oysa totemcilik sadece, bir hayvanı ata tanımaktan, yani ona değer vermekten ibaret değildir. Bir inanç sistemi olarak onun içtimaî ve hukukî cepheleri de vardır ki, sistemin yaşaması için bu şartların tamam olması gerekir. Bu bakımdan, bunları eski Türklerde totem inancı ile izah etmek mümkün görünmemektedir.

Birçok tarih kitabındaysa, eski Türklerin, Şaman dinine mensup oldukları iddiâ edilmektedir. Aslında Şamanlık bir din olmayıp sonradan Türklerin dinine karışmış bir hurafe durumundadır. Türkler, Tunguzca bir kelime olan "şaman" yerine "kam" kullanırlardı. Kam, tabiat-üstü güçlerle temasa geçebilen insandır. Bunlar, kendilerine göre birtakım usullerle trans hâline girer, yani kendilerinden geçer ve normal insanların görüp işitmediği şeylerden haber verirlerdi. İslâmiyetten önce Arabistan'daki kâhinlere benzeyen bu kişiler, yani kam veya şamanlar, din adamı olmaktan ziyade, birer kabile büyücüsü durumundaydılar. Gelecekten haber verirler, hastaları iyileştirirler, ruhlar âleminde neler olup bittiği hakkında ileri geri konuşurlardı. Bu büyücülere olan inancı, din gibi görmek de meseleyi içinden çıkılmaz hale getirmektedir.
Bugün kesinlik kazanan bilgilere göre Türkler, Tengri (tanrı) dedikleri bir yaratıcıya inanmaktaydılar. Tanrının iradesinin üstünlüğüne inanılır, her işte onun rızası düşünülürdü. Kazâ ve kadere inanırlar, Yaratan öyle istediği için bir işin öyle olduğunu kabul ederlerdi. Bu yaratıcıya Gök-Tanrı denildiği de olurdu. Bazıları bu sebeple, tanrının gökyüzü olduğunu belirttiler. Oysa Orhun Kitabelerinde: "Üstte mavi gök, altta yağız yer yaratıldıkta, ikisi arasında insanoğlu yaratılmış" denilerek bunların mahluk (yaratılmış şey) oldukları belirtilmiştir.

Yine onların "Tanrı yapar, Tanrı yaşar" inancına göre, Tanrı mahlûk değil, yaratandır. Dolayısıyla Gök-Tanrı meselesinin, gökyüzünü tanrı olarak kabul etmek değil, olsa olsa yanlış bir inanışla tanrının gökyüzünde, yani üstte olduğunu kabul etmek gibi bir düşünceyle ortaya çıktığı kabul edilebilir. Nitekim bugün dahi, çok yanlış ve söylenmesi çok tehlikeli olan "üstümüzde Allah var" sözü bazan kullanılmaktadır.

Diğer taraftan eski Türklerde ahlâkî prensipler bakımından, zina etmek, yalan söylemek, dedikodu yapmak, düşmanları bile olsa bir kimseyi aldatmak, zulüm etmek, hırsızlık yapmak gibi hususlar büyük suç olarak kabul edilip, bunları yapanlar çok ağır şekilde cezalandırılırdı.
Yukarıda belirtilen temel itikadî ve amelî esaslar, İslâmla büyük bir benzerlik göstermektedir. Allah'ın her kavme ve millete peygamber gönderdiği bilindiğine göre, Hazret-i Nuh'un oğlu Yâfes'in evlatları olan Türklere de peygamberler geldiği ve bunlara doğru yolu gösterdiği çok büyük ihtimal dahilindedir. Ancak bu peygambere veya yol göstericiye Türklerin ne ad verdiği üzerinde durulmalıdır. Nitekim, uçmak (Cennet), tamu (Cehennem), yükünç (secde, namaz), uluğ-gün (kıyamet), yek (şeytan), yazuk (günah) terimlerinin her biri İslamiyette de görülmektedir. Bu durumda Türklerin, sonradan zalim hükümdarlar veya bozuk din adamları eliyle, dinlerine hurafeler, yanlış fikirler katıldığı anlaşılmaktadır. Göktürklerin ilk yıllarında Budistler, onların ülkelerinde tapınakalar kurmaya ve taraftar toplamaya başladılar. Mukan Kağan'ın ölümü üzerine onun yerine geçen Taba Kağan (572-581), Budist rahiplerini ve onların tapınaklarını aziz kılmaya başlayınca, beyleri bu işe karşı çıktı. Aynı şekilde Bilge Kağan, Tao dininin ve Budizmin Türkler arasında yayılmasına göz yumunca, Bilge Tonyukuk karşı gelerek, bu dinlerin Türk milletini uyuşturacağını belirtti ve engelledi.
İlk defa Uygur Kağanı Bögü Kağan (759-779), Tibet Seferi sırasında Mani dînini kabul etti ve halkı bu dine çevirmeleri için yanında mani rahipleri getirdi. Uygur Devleti, böylece resmen Mani dînine girdi. Daha sonra Uygurların bir kısmı Budist oldu. Avrupa'ya giden Türklerden Hazarlar, Musevî dinine girdiler. Avrupa'daki diğer Türk kavimleriyse Hristiyanlaşarak millî benliklerini kaybettiler.

Selçuklu Devlet Teşkilatı, Kültür ve Medeniyet

Devlet Teşkilatı: Selçukluları meydana getiren Oğuzlar, Orta Asya'dan Maveraünnehir ve Horasan'a gelince bütünüyle İslamiyeti kabul ettiler. Müslüman olmalarıyla eski bozkır kültürünün İslama aykırı olmayan müesseselerini sentezleştirdiler. Türk Devlet geleneğinin esasını teşkil ettiği Selçuklu devlet teşkilatı; Karahanlı, Sâmânlı, Gazneli ve Abbasî devletleri teşkilatlarından geniş ölçüde faydalanmış ve bunları kendi bünyesinde mükemmel bir surette uygulamıştır.
Hükümdar: Töre ve müesseselerin tanıdığı haklarla devletin tek hakimidir. Sultan ünvanlı hükümdarlara genellikle Sultanülâzam denilirdi. Türklerdeki Hâkan veya Kağan, batıdaki imparator kelimesinin karşılığıdır. Sultan, Türkçe adının yanında İslamî ad da taşırdı. Halife tarafından künye ve lakap da verilirdi. Sultan merkezde oturur, ülke toprakları hanedan mensuplarınca idare edilirdi. Merkeze bağlı beylik ve atabeglikler vardı. Sultanın hakim olduğu ülkelerde adına hutbe okunur ve para basılırdı. Fermanlara ve dîvanın kararlarına büyük sultanın imzası yerine tuğra çekilip, tevkiî (nişan) yazılır ve emir ondan sonra yürürlüğe girerdi. Harplerde ve devlet ileri gelenleriyle yaptığı seyahatlerde, hakimiyet işareti olarak, başının üstünde atlastan veya altın sırmalı kadifeden yapılmış çetr (hükümdar şemsiyesi) tutulurdu. Çetre, sultanın ok ve yaydan meydana gelen armaları işlenirdi. Hükümdarlık sarayının kapısında veya saltanat çadırının önünde, namaz vakitlerinde, günde beş defa nevbet (mehter) çalınırdı. Sultan, haftanın belirli günlerinde devlet ileri gelenleriyle yüksek mevkili memur ve kumandanları huzuruna kabul edip, ülke meselelerini görüşür ahalinin halinden haberdar olurdu.
Saray Teşkilatı: Sarayda sultanın ailesi ve maiyeti otururdu. Saray teşkilatı ve teşrifatçılık, önceleri Oğuz töresine göre yapılırken, sonraları İslamî hüviyet kazandı. Sarayda, sultanla dîvanlar arasındaki irtibatı Hâcibü'l-hacib denilen Hâcib sağlar; örfî meselelerin hallinde kadıya da yardımcı olurdu. Hâcibler, sultanın güvendiği kişiler arasından seçilirdi.
Emîr-i Candâr: Saray muhafızlarının başı olup, maiyetindeki hassa birlikleriyle sarayın ve sultanın emniyetini sağlamakla görevliydi. Silahdar, merasimlerde sultanın silahlarını taşırdı ve silahhanedeki muhafızların âmiriydi.
Emîr-i Alem: Sultanın "Rayet-i Devlet" denilen bayrağını, saltanat sancaklarını taşımak ve muhafaza etmekle görevliydi. Emîr-i alemin maiyetinde alemdarlar vardı. Yasacı, bayrak ve nevbet takımını muhafaza ve idare ederdi.
Câmedâr: Sultanın elbiselerinin muhafızıydı. Emîr-i meclis, sultanın ziyafetlerini hazırlatıp, teşrifatçılık yapardı. Emîr-i Çeşnigîr, sultanın yemeklerini hazırlayan ve sofra hizmetlerini yapan çeşnigirlerin amiriydi. Şerabdar-ı has, sultanın şerbetlerini hazırlamakla, haftanın belirli günlerinde toplanan mecliste ve yemeklerde hizmetle görevliydi. Serhenk (Çavuş), törenlerde ve sultanın seyahatlerinde yol açardı. Ayrıca, Abdâr, Emîr-i Âhur, Üstadüddâr, Vekîl-i Has, Emîr-i Şikâr, Bazdâr ve Nedimler de sarayda vazifeli kişiler arasındaydı.
Hükûmet: Büyük dîvan denilen "dîvan-ı saltanat"ta devletin umumi işleri görüşülüp yürütülürdü. Selçuklularda büyük dîvandan başka, devletin malî, askerî, adlî ve diğer işlerine bakan dîvanlar da vardı. Dîvan başkanı, sultanın mutla vekili olan Sâhib, Sâhib-i Dîvan ve Hâce-i Büzürg de denilen vezirdi. Vezir bir tane olup, alâmet olarak destâr (sarık) ve altın divit verilirdi. Vezirin dividi, Devâtdâr'da olup, aynı zamanda sır kâtipliği de yapardı.
Selçuklularda, İstifâ dîvanı, malî işlerle ilgilenir, en önemli üyesine Müstevfî denirdi. Tuğra dîvanı, ferman, berat, menşur, mektup dahil, yazışmalara tuğra çekerdi. İşraf dîvanı; Müşrif-i memâlik de denilen müşrifin âmirliğinde genel teftiş yapardı. Dîvan-ı arz'a, Arzü'l-ceyş başkanlık ederdi. Emîr-i ariz de denilen bu zatın başkanlığındaki teşkilat, millî savunma hizmetleri ve ordunun ihtiyaçlarını karşılamakla vazifeliydi. Şehzadelerin yetişmesiyle ilgilenen atabegler, eyalet merkezlerinde güvenlik hizmetleriyle ilgilenen ve şıhne (veya şahne) denilen askerî valiler, mülkî idareden mesul olan âmiller ve zabıta hizmetleriyle "emr-i bi'l ma'rûf ve nehy-i ani'l-münker" (iyiliği emredip kötülükten sakındırma) görevini üstlenmiş olan muhtesipler de hükümet teşkilatı içinde yer alırdı.
Adlî Teşkilat: Adliye; şer'î ve örfî kazâ olmak üzere ikiye ayrılırdı. Şer'î davalara kadılar bakardı. Kâdı'l-kudât denilen baş kadı, Bağdat'ta bulunur, merkezde mahkeme başkanlığı yapardı. Baş kadı, diğer kadıları da teftiş ederdi. Kadılar, şer'î davalar, tereke (miras), hayrât ve vakıf işlerine bakarlardı. Selçuklu Türkleri, Hanefî mezhebinde olduklarından, davalar ve meseleler, bu mezhebin hükümlerine göre halledilirdi. Yanlış bir karar verilmişse, öteki kadılar, durumu sultana bildirerek, düzeltme yapılır, hatanın önüne geçilirdi. Kadıların yetişmesine çok dikkat edilirdi.
Örfî mahkemelerin başında, Emîr-i dâd denilen adalet emîri bulunurdu. Bunlar, devlete, kanunlara ve emirlere karşı gelenlerin davalarına, siyasî suçlara bakarlardı. Bir nevi olağanüstü mahkemeler demek olan Dîvan-ı mezalim'e başkanlık ederlerdi. Kazaskerler (Kadıaskerler), ordu mensuplarının davalarına bakardı. Dine aykırı görülen her harekete muhtesip, anında müdahale ederdi. Adliye mensupları, bağımsız olup, büyük dîvana ve eyalet dîvanlara bağlı değildiler.
Ordu: Devletin temeli olan ordu, Hassa ordusu ve timarlı sipahilerden meydana eliyordu. sarayda özel oarak yetiştirilip, doğrudan sultana bağlı olan Gulamân-ı saray askerleri çeşitli milletlerden seçilirdi. Bunlar senede dört defa maaş alırlardı. Hassa ordusu; melik, vali, vezir ve diğer yüksek rütbeli devlet memurlarının emri altında, her an harekete hazır askerler olup maaşlıydılar.
Sipahiler; süvari kuvvetleriydi. Sipahi ordusu mensuplarından her biri, ülkenin çeşitli bölgelerinde kendilerine tahsis edilen toprakların (ikta=dirlik) gelirlerinden geçimlerini sağlıyordu. Selçuklular, askerî iktalar sayesinde, maaş ödemeden bir orduyu beslemiş, mühim bir Türkmen nüfusunu toprağa ve devlete bağlayarak iskân etmişti. Bu sayede üretimin artmasını, halk ile hükümet arasında yeni askerî ve idarî bir kadronun kurulmasını temin etmişti. Bin süvariden fazla asker besleyen ikta sahipleri vardı. Büyük Selçuklularda ordu mevcudu, 400.000'e kadar çıktı. Bunun 46.000'i merkezde, geri kalanı devletin diğer bölgelerine dağılmış durumdaydı. İkta sistemiyle, ülke menfaatlerini âhenkleştirip, kudretli askerî ve idarî teşkilata sahip oldular. Aynı sistem, Osmanlıları da etkiledi. Halk arasından Haşer denilen ücretli askerler de alınırdı. Ayrıca gönüllü Gâziyân ve çeşitli askerî sınıflar da vardı.
Selçuklu ordusunun gezici hastaneleri ve Çerge denilen hamamları vardı. Orduda hafif silah olarak ok, yay, kılıç, kalkan, mızrak, harbe, sökü, bozdoğan da denilen topuz, gürz, balta, nacak, çekre, zemberek, pala, cevşen (zırh) ve çokal kullanılırdı. Ordunun silahları ülke içinden, en iyi malzeme kullanılarak, sanatında pek mahir ustalar tarafından imal edilirdi. Büyük Selçuklularda deniz kuvvetleri olmamasına rağmen, bağlı devletlerde vardı. Ordunun ihtiyacının karşılanması ve meselelerin halline Dîvanü'l-ceyş bakardı.
Sosyal Hayat: Selçuklularda sınıfsız bir cemiyet hayatı vardı. Sosyal yapı, Ortaçağ Avrupası'ndan tamamen ayrıdır. Toplum; Selçuklu hanedanı ve mensupları başta olmak üzere askerî ve mülkî rical ile devlet teşkilatı dışında kalan ahaliden meydana geliyorsa da, Avrupa'daki gibi sınıf, Hindistan'daki gibi kast sistemi mevcut değildi. Hanedan ve devlet ileri gelenlerinin büyükyetkileri olmasına rağmen, şehirde ve köyde yaşayan halkın, kanun karşısında hak ve vazifeleri vardı. Şer'î hükümler karşısında herkes eşitti. Köylü hür olup, toprağın hâs ve ikta oluşuna göre hükümetin himayesi altında çalışırdı. Vergisini verirdi. Mülk, topraklar, veraset yoluyla çocuklara geçerdi.
İktisadî ve Ticarî Hayat: Selçukluların hakim olduğu Horasan, İran, Irak, Anadolu ve diğer Ortadoğu ülkeleri bu devirde, ekonomik bakımdan en yüksek seviyeye çıkarak, milletler ve kıtalar arası ticarette köprü görevi görüyordu. Selçuklu ülkesinin her türlü ziraî mahsulün yetişmesine müsait iklim, coğrafî ve doğal zenginliklere sahip olması sayesinde bol mahsul yetişiyordu. Tahıl sıkıntısı çekilmeyip, o günkü şartlarda fiyatı da ucuzdu. Ülke içinde ve dışında, kıtalar ve milletlerarası ticareti emniyetle sağlayan yol ve kervansaraylar yapılmıştı.
Yabancı ülkelerle ticarî anlaşmalar yapılıp, çok düşük gümrük tarifeleriyle ihracat ve ithalat teşvik edildi. Karada eşkiyanın ve açık denizlerde korsanların tecavüzlerine uğrayan tüccarın zararının, hazineden tazmin edilerek garanti altına alınması ticaretin gelişmesinde çok etkili oldu. Devletin tüccara garantisi, her türlü emniyet, huzur ve imkânının yanında ayrı bir teşvikti.
Ticaretin gelişmesi, gümrüklerin azlığı, üretimin bolluğu, otlak ve hayvanların çokluğu sebebiyle, Selçuklu ülkesinde zenginlik ve refah vardı. Bol buğday, pirinç ve pamuk tarımı yapılıyordu. Çok hayvan yetiştirilip diğer ülkelere satılıyordu. Bakır, demir, gümüş ve dokuma sanayii için şap madeni çıkarılıyordu. Halı, pamuk ve yünlü dokuma denizci örtüleri, ipek kumaşlar, ipek tül ve mendil dokunup ihraç ediliyordu. Kâşihanelerde zarif çiniler imal edilip, selçuklu eserlerini süslüyordu. Yapılan ve satılan mallar, sıkı kontrolden geçerdi. Her zanaat kolu, bir lonca teşkilatına bağlıydı. Loncalar, meslek ve erbabını kontrol altında tutardı. Lonca reisine Ahî, ahîlerin reisine de Ahî Baba denirdi. Bu teşkilat daha sonra Osmanlılara geçti. Esnaf ve tüccar mallarının alınıp satıldığı, tanıtıldığı, mahallî, millî ve milletlerarası pazarlar kurulurdu. Selçuklular, şeker ve nadide eşya alıp, at, halı, ipek ve maden satarlardı. Devletin gelir kaynakları, arazi vergisi olan harac, ziraat vergisi olan öşür, iltizam, ganimet, bağlı ve komşu devletlerin hediye ve yıllıkları idi. Hayat pahalılığı, yok denecek kadar az olup, 1056 ile 1113 yılları arasındaki yetmişbeş senelik fiyat yükselmesinin oranının toplamı yüzde onu geçmemiştir.


İlim: Selçuklular, İslama tam bağlı, itikatta ve amelde Ehl-i sünnet mezhebine mensuptular. Türkler ekseriyetle itikatta Matüridî, amelde Hanefî mezhebindendir. Ülkede kısmen de itikatta Eş'arî ve amelde Şafiî ve diğer hak mezhep mensupları da vardı. Batınîler gibi sapık fırkalar varsa da, bunlarla âlimlar ve devlet mücadele halindeydi. Devlet, ilim ve âlimlerin yanında olup, gelişmesi için bütün imkânlarını seferber etmişti. Dinî eğitim ve öğretimin yapıldığı medrese, tekke ve zaviyeler ülkenin her tarafında yaygındı.

Selçuklu medreselerinde, dinî ve fennî bütün ilimler, konunun mütehassısları tarafından okutulurdu. Selçuklular zamanında değerli âlimler yetişip, halâ değerini koruyan orijinal eserler yazıldı. Ebü'l-Kasım Abdülkerim Kuşeyrî, Ebu İshak Şirazî, Ebu Meâlî Cüveynî, İmam-ı Gazalî, El-Hatîbî, Abdullah-ı Ensarî, Vâhidî, Fahru'l-İslam Pezdevî, Serahsî, Yûsuf-i Hemedanî, Şehristânî, İmam-ı Begavî, Kâdı Beydâvî, Abdülkâdir-i Geylanî, Nizamülmülk dahil daha pek çok âlim, Büyük Selçuklu ve onlara bağlı devletlerde çok hürmet ve himaye görüp, değerli eserler vererek insanlığa hizmet etmişlerdir.

Selçuklular, İslamî ilimlerin eğitim ve öğretiminin yapıldığı ve zamanın fen bilimlerinin öğretildiği çeşitli fakültelere sahip, üniversite mahiyetinde büyük medreseler yaptırdılar. En büyüğü, Bağdat'taki Nizamiye Medresesi olup, İsfehan, Nişabur, Belh, Herat, Basra ve Amul'da benzerleri vardı. Buralarda aklî ve naklî bütün ilimler öğretilirdi. Medreselerde, mütehassıslarınca okutulan riyaziye (matematik), hey'et (astronomi), hendese (geometri), cebir, fizik, kimya sahalarında derin âlimler yetişti. Rasathaneler kurularak, gök cisimlerinin hareketleri izlendi ve esaslı takvimler yapıldı. Bu sahalarda, edebî yönüyle de tanınan Ömer Hayyam, Muhammed Beyhekî, Ebü'l-Muzaffer İsferâyinî, Vâsıtî, Ahmed Tûsî ve daha pek çok âlim yetişip değerli eserler verdiyse de, onüçüncü yüzyılda İslam ülkelerindeki Moğol tahribatı sebebiyle, bunlardan faydalanma imkânı büyük ölçüde kaybolmuştur. Yazılan pek değerli eserler, Moğolların kanlı çizmeleri altında heba olmuştur.

Selçuklu sultan ve devlet adamlarının destek ve himayesiyle kıymetli edebiyatçı ve şairler yetişmiştir. Selçuklu sarayında, devlet teşkilatıyla edebiyat çevrelerinde genellikle Farsça, medrese çevrelerinde Arapça, Selçuklu hanedanı ve Türkmenler arasında ve orduda da Türkçe konuşulup yazılırdı. Nazım ve nesir sahasında kıymetli kitaplarıyla tanınan Meşhur Bostan ve Gülistan sahibi Sadi-i Şirazî, Ömer Hayyam, Enverî, Lami-i Cürcânî, Ebyurdî, Ezrâkî gibi edip ve şairler, nesir ve nazım eserler verdiler. Gazâ ve fetih ruhunu canlı tutan destanî eserler yazdılar. İlmî eserlerde olduğu gibi, edebî eserlerin bazıları, Moğol tahribatı sebebiyle ele geçmemiştir.

Mimarlık ve Sanat: Selçuklu mimarî ve sanat eserlerinin çoğu birer şaheserdir. Batınîler, Moğollar ve asırların tahribatına rağmen kalabilenleri uzmanlarınca halâ hayranlıkla incelenmektedir. Selçuklu sarayı, köşk, medrese, cami, mescit, türbe, kümbet, kervansaray, ribat, han çarşı, tıp fakültesi mahiyetinde her biri şifa yurdu olan hastane, kaplıca, hamam, çeşme, ev, yol, kale, sur, kule, tersaneler ve diğer sosyal, sivil ve askerî eserler belli başlı Selçuklu mimarî eserlerini oluşturur. Kitabe, hat, tezhip, süsleme, minyatür, çini, halı, kilim ve seccadeler ise Selçuklu eserlerine ayrı bir zenginlik kazandırır. Çadır şeklinde yapılan kubbeler de Selçuklu mimarî eserlerinin bir başka zarafet ve ihtişam örneğidir. Çadır şeklinde kubbe, türbelerde çok kullanılmıştır. Sultan, evliya, âlim, devlet adamları ve hürmete lâyık kişiler adına yapılan muhteşem türbeler, ülkenin her tarafında mevcuttu.

İlk Büyük Selçuklu hükümdarı Tuğrul Beyin, Rey'de Künbed-i Tuğrul, İsfehan, Hemedan ve Merv'de diğer sultanların muhteşem türbeleri çok süslü, kıymetli eşya ve mefruşatla doluydu. Bağdat'ta İmam-ı Azam Ebu Hanîfe'ye ve Necef'te Hazret-i Ali'nin makamına muhteşem türbe ve külliyelerin Sultan Melikşah tarafından yapılması, Selçukluların Sahabe-i Kiram, Ehl-i Beyt, âlim ve muhterem zatlara saygılarındandır. Selçuklular, Merv, Rey, İsfehan, Hemedan, Bağdat ve Nişabur'da muhteşem saraylar ve camiler inşa ettiler.

İsfehan ve Bağdat'ta rasathaneler kurularak, mîladî Gregorien sisteminden daha sağlam ve hassas olan Celalî Takvimi, Sultan Melikşah'ın "Celaleddin" lakabına nisbetle hazırlandı. İsfehan ve Bağdat'ta, büyük şehirler de dahil, ülkenin her tarafında şaheser vasıfta büyük ve muhteşem camiler yapıldı. Selçuklular zamanında, iki bin kişinin namaz kılabileceği, yirmi bin kişinin vaaz dinleyebileceği kadar büyük camiler yapıldıysa da, bu muhteşem eserler, Batınîler ve Moğollar tarafından tahrip edilmiştir. Melikşah'ın İsfehan'da yaptırdığı Ulu Cami (Mescid-i Cuma), Batınîler tarafından kundaklandı. Yanan beşyüz yazma, paha biçilmez Kur'an-ı Kerim dışında cami, bir milyon altın sarfla tamir edildiyse de eski halini alamamıştır.
Han, kervansaray, çeşme, yol, köprü, ribat, hankâh, hamam, cami ve medreseler ülkenin her tarafında yaygındı. Selçuklularda hükümetin imar ve inşaat işlerini
Emîr-i mîmar yönetiminde bir heyet kontrol ve nezaret ederdi. Ayrıca, büyük abidevî eserlerin, ihtiyaçları vakıf gelirinden karşılanan, daimî bir mimarları bulunurdu

Anadolu Selçuklu Devlet Teşkilatı, Kültür ve Medeniyet

Türkiye Selçuklularını, Oğuzların Üç Oklar kolunun Kınık boyuna mensup Selçuklular kurup yönettiler. Devlet teşkilatı, sağlam bir esasa sahipti. Türkiye Selçukluları; Karahanlı, Büyük Selçuklu ve Abbasîlerin yanında diğer Türk ve İslam devletlerinin teşkilatlarından da büyük ölçüde faydalandılar. Bunları mükemmel bir şekilde kendi bünyelerine uydurdular. Sultanlar, devletin idaresinde hissedilen ihtiyaçlara göre teşkilatlarını genişlettiler ve zaman zaman da yenileme yoluna gittiler. Devletin, hanedan mensupları arasında bölüşülmesinin; bölünmeye ve saltanat mücadelesine sebep olduğu görüldü. II. Kılıç Arslan'dan sonra merkeziyetçilik geliştirildi.

Devlet, önceki Türk hakimiyetlerinde olduğu gibi, hanedanın ortak sorumluluğu altındaydı. Devleti idare eden hükümdarın ise, hanedan mensubu olması şarttı. İsimleri Türkçe ve İslamî idi. Ayrıca, halife ve âlimler tarafından künye ve lakaplar verilirdi. Tahta yeni çıkan sultanlar, halifeye hükümdarlıklarını tasdik ettirirler, adlarına hutbe okutur ve para bastırırlardı. Savaşlarda veya herhangi bir gezide, hakimiyet alâmeti olarak, sultanların başları üstünde, atlastan veya altın işlemeli kadifeden yapılmış bir çetr (şemsiye) tutulur, daima yanında hazır bulunan kös, sultanın kapısında günde beş kez nevbet çalardı. Vilayetlerdeki meliklerin, günde üç nevbet çaldırma hakları vardı. Sultanlar, haftanın belli günlerinde devlet erkânını ve emîrleri huzurlarına kabul eder ve onların görüşlerini alırlardı. Sultan iktaların dağıtılması, kadıların (hakim) tayini, devlete bağlı beylik ve sultanlıkların başına geçenlerin tayinlerini onaylar, hükümete karşı işlenen cürümlerle uğraşan yüksek mahkemeye de başkanlık ederdi. Devletin idaresi, birinci derecede sultana ait olmakla birlikte, bizzat kendisi mevcut kanunlara uyardı. Sultan, adalet mekanizmasının sağlıklı olması için, haftada iki gün halkın derdini dinlerdi.
Sultanlar, sarayda otururdu. Sarayda Hacibü'l-Hüccab, Üstadüddâr, Silahdar, Emîr-i Alem, Câmedâr, Taştâr veya Âbdâr, Emîr-i Çaşnigîr, Emîr-i Ahur, Emîr-i Şikâr, Emîr-i Devât, Emîr-i Mahfil, Serheng-i Nedîm, musahip görev yapardı. Bunlar, sultanın en emniyetli adamları arasından seçilir ve her birinin emrinde askerî kıtalar bulunurdu.

Ordu; Gulamân-ı Saray, hassa ordusu, hânedâna mensup meliklerin kuvvetleri, Türkmen kuvvetleri, tâbi kuvvetler, ücretli askerler ve donanmadan oluşurdu. Ordunun ve idarenin esasını, mahallinde çiftçilerin ödediği vergilerle beslenen Türk iktâ askerleri teşkil ederdi. Orduda, dinî vazifeleri görmek ve gazâ ruhunu canlı tutmak maksadıyla âlim, derviş ve mutasavvıflar bulunurdu. Silah olarak, ok, yay, kılıç, kargı, çomak, gürz, mızrak, topuz, nacak, mancınık, merdiven, seyyar kule kullanılırdı. Ordudaki birlikler, çeşitli bayrak, tuğ ve alem taşırlardı.

Adlî Teşkilat: Türkiye Selçuklularında, şer'î davalara her şehirde bulunan kadılar bakardı. Konya'da oturan baş kadıya Kâdı'l-kudât denirdi. Bu kadılar, tereke (miras), hayrat işleri ve vakıfların idaresine bakarlardı. Selçuklularda örfî davalara bakan mahkemeler de bulunurdu. Bu mahkemeler, asayiş, devlet âmirlerine itaatsizlik ve siyasî suçlar gibi davalara bakarlardı. Bu örfî mahkemelerin başında, emîr-i dâd bulunurdu. Kadıların verdikleri hükme itiraz edilemezdi. Ancak yanlış verilen bir hüküm olursa, diğer kadılar tarafından altı imzalanarak, sultana arz edilirdi. Kadıların yüksek medrese tahsili görmüş, İslam ahlakıyla ahlaklanmış kimseler olması şarttı. Müftîler, Hanefî mezhebine göre fetva verirlerdi.

Eğitim, Kültür ve Edebiyat: Anadolu Selçuklu sultanları, kültür ve medeniyet hizmeti için, ilme ve âlimlere değer verdiler. Bir ilim ocağı olan medreselerde eğitim ve öğretim ücretsizdi. Vakıf gelirleri, onların geçimini temin ederdi. Medreselerde İslam ilimlerinden; tefsir, hadîs, hadîs usulü, kelâm, kelâm usulü, fıkıh, fıkıh usulü ve tasavvuf yanında, matematik, astronomi, tıp ve felsefe gibi bilimler de öğretilirdi. Genellikle, medresenin yanında, dârüşşifa denilen hastane, cami, kütüphane, zâviye, kervansaray, imaret de bulunurdu. Bunlar da birer ilim irfan yuvasıydı. İslam ülkelerinden bir çok âlim, Anadolu'daki ilim yuvalarına gelip ders verdiler. Başta sultan olmak üzere devlet adamlarından ve halktan iyi muamele gördüler. Türkiye Selçuklu Devletini, ilim ve irfan yuvası haline getiren değerli âlimlerin arasında; Şihabüddin-i Sühreverdî, Necmeddîn-i Râzî, Muhyiddîn-i Arabî, Ahmed Fakîh, Mevlânâ Celaleddîn-i Rumî, Hacı Bektaş-ı Velî, Sadreddîn-i Konevî, Safiyyüddîn Muhammed Urmevî, Siracüddîn Mahmud Urmevî, İzzeddîn Urmevî, Celaleddîn Habîb, Sadeddîn-i Ferganî, Fahreddin Irakî, Kadı Burhaneddin, Kutbeddîn-i Şirazî, Ahî Evran, Ebu Hamid Kirmanî, Şems-i Tebrizî, Muhammed Behaüddîn Veled, Seyyid Burhaneddin Muhakkık Tirmizî, Şeyh Hüsameddin Çelebi, Mevlanâ Muhyiddîn Kayserî, Şeyh Edebâlî, İbn-i Türkmanî, İbrahim-i Hemedanî, Cemaleddin-i Aksarayî gibi devrin en seçkin âlimleri vardı.

Anadolu'da Türkmenler, Türkçe konuşup, sözlü ve yazılı edebiyat eserleri meydana getirdiler. Dinî ve bazı edebî eserlerde Arapça ve Farsça kullanıldı. Halkın büyük çoğunluğu Türkçe konuşurdu. Daha sonraları Türkçe, edebiyat dili haline geldi. Ahmed Fakîh, Hoca Dehhanî, Hoca Mesud, Yunus Emre, Türkçe şiirler söyleyip yazdılar. Yunus Emre, şiirdeki büyük kudreti ve tasavvuf aşkıyla, Türkçenin en güzel, en iyi örneklerini verdi. Göçebeler arasında, Oğuznâme ve Dede Korkut destanlarıyla gâziler arasında çok rağbet bulan Danişmendnâme ve Battalnâme, bu dönemde sözlü edebiyattan yazılı edebiyete intikal etti. Mevlanâ Celaleddin-i Rumî ve oğlu Sultan veled, insanlara doğru yolu gösteren ve nasihat veren eserlerini Farsça yanında Türkçeyle de yazdılar.

Ticaret: Türkiye Selçukluları, Anadolu'yu Müslüman ve gayri müslim kavimler arasında bir köprü haline getirdiler. Dünya ticaret yollarını açıp, tedbirler aldılar. Ticarî ilişkileri zorlaştıran engelleri kaldırıp, ülkenin bir çok yerinde kervansaraylar yaptırdılar. Yolcuların, buralarda hayvanları ile birlikte üç gün ücretsiz kalma ve yemek yeme hakları vardı. Buralara gelen müslüman ve gayri müslim, zengin-fakir, hür-köle bütün misafirlere aynı yemeğin verilmesi ve eşit muamele yapılması esastı. Kervansaraylar ve hanlar kü Osmanlı Devlet Teşkilatı, Kültür ve Medeniyet
Devlet teşkilatı, merkez ve eyalet olmak üzere ikiye ayrılırdı.

Merkez Teşkilatı: Merkeziyetçi idareye sahip Osmanlı Devletinin başı; padişah, sultan, hünkâr, han, hakan da denilen hükümdardı. Padişah, bütün ülkenin hakimi, idarecisiydi. Görev ve yetkileri, devlet teşkilatında, müesseseler ve yüksek kademeli memurlar tarafından da paylaşılırdı. Sadrazam ve Divan-ı Hümayun'un diğer üyeleri, padişahın en büyük yardımcılarıydı. Divan, bakanlar kurulu; sadrazam da başbakan mahiyetindeydi. Dîvanda, devletin birinci derecede önemli mülkî, idarî, malî, siyasî, askerî meseleleri görüşülüp karara bağlanırdı. Divan, padişah adına sadrazam, kubbe vezirleri, kazaskerler, nişancı ve defterdarlardan oluşurdu. 19. yüzyılda Osmanlı kabinesi; sadrazam (başbakan), sadaret kethüdalığı (İçişleri Bakanlığı), reisül-küttaplık (dışişleri bakanlığı), defterdarlık (maliye bakanlığı), çavuşbaşılık, yeniçeri ağalığı, 1826'da seraskerlik (millî savunma bakanlığı) kaptan-ı deryalık (deniz kuvvetleri komutanlığı) makamında bulunan kişilerden meydana gelirdi. Dîvan kararlarını içeren defterler, Topkapı Sarayında arşiv mahiyetindeki Defterhanede muhafaza edilirdi.
Eyalet Teşkilatı: Devlet teşkilatında en büyük idarî bölüm eyaletlerdi. Eyaletler; sancak, kaza ve nahiyelere bölünmüştü. Eyaleti beylerbeyi, sancağı sancakbeyi yönetirdi. Eyaletler gelir bakımından salyaneli ve salyanesiz (yıllıklı ve yıllıksız) olmak üzere ikiye ayrılırdı. Eyaletlerin merkez teşkilatına benzer bir idare tarzı vardı. Şehirler, kadı tarafından idare edilir, emniyet, subaşı tarafından sağlanırdı.

Siyasi ve Hukukî İdare: Osmanlı Devletinde esas itibariyle İslam Hukuku uygulanırdı. İslâm hukukunda açıkça belli olmayan konular, bu hukukun ilkelerine aykırı olmamak kaydıyla, şeyhülislâmların fetvaları ve kanun ve kanunnameler şeklinde düzenlenirdi. Yasama yetkisi padişahındı ve padişah adına yapılırdı. Medenî hukukta Hanefî mezhebinin hukuk sistemi tatbik ediliyordu. Ceza hukuku ve diğer sahalarda sultanî hukuk da denilen örfî hukuk uygulanmaktaydı.

Osmanlı hukuk düzeni içerisinde idare, maliye, ceza ve benzeri konularla ilgili alanlarda padişahın emir ve fermanlarında bulunan değişik meselelerle ilgili kanunnameler vardı. Osmanlı Devletinde ilk kanunname, Fatih Sultan Mehmed (1451-1481), ikinci kanunname ise Kanunî Sultan Süleyman tarafından çıkarıldı. Bu kanunnamelerde, saltanatla ilgili konular yanında reaya ve Müslüman halkın devlet düzeni içindeki davranışlarını belirleyen hükümler vardır.
Büyük ve uzun ömürlü devletler, üstün adaletle ayakta dururlar. Zulüm üzerine kurulmuş devlet ve imparatorluklar da olmuş ise de, ömürleri kısa sürmüştür. Kendisine mahsus özellikleri, bilhassa kendi dışındaki dinlere tanıdığı haklar, daha doğru bir ifadeyle, diğer dinlerin işlerine, ibadetlerine ve âdetlerine karışmamak gibi özellikler gösteren Türk adaleti, dünya milletlerine örnek olmuş, yüzyıllar öncesi kavuşulan bu seviye; bugünün medenî denilen milletleri tarafından halâ yakalanamamıştır. Bu sebepledir ki, F. Dowey'in dediği gibi "Onaltıncı yüzyılda bir çok Hristiyan, adaleti ağır ve kararsız olan Hristiyan ülkelerindeki yurtlarını bırakarak, Osmanlı ülkesine gelip yerleşiyorlardı." F. Babinger ise "Osmanlı ülkesinde herkes kendi halinde, bahtiyar olabilirdi. Mutlak bir dinî hürriyet hüküm sürerdi ve kimse şu veya bu inanca sahip olduğundan dolayı bir güçlükle karşılaşmazdı" demektedir.

Osmanlılarda bir ücret karşılığı vazife gören devlet memurları vardı. Bir de şehirlerde oturan esnaf ve tüccarlar, köylerde oturan ve devletin temelini teşkil eden çoğu üretici köylüler verdı. Bunlara reâya denirdi. Vergi vermesi, nüfusun büyük kısmını meydana getirmesi bakımından köylü, devlet için halkın ve tebaanın esas kesimi sayılıyordu. Üretici güç, büyük ölçüde köylülerin elindedir. Bu güç olmaksızın ordu ve devlet mümkün değildir.

Şehirlerin dışında kalan ve köylerde yaşayan kalabalık halk topluluğu, daha çok tarım, hayvancılık ve değişik toprak işçilikleriyle uğraşırdı. Bunlardan zanaat sahibi olan veya olmak isteyenler, şehir ve kasabalara gidip, kendileri için elverişli olan işlere girerlerdi. Kabiliyetli olanlar ise daha başka devlet görevlerine yükselirlerdi.

Osmanlı Devletinde kuruluşundan itibaren, devlet idaresinde yürütme ve yargılama gücü ayrı olarak düşünülüp uygulandı. Eyalet yöneticileri padişahın yürütme yetkisini, kadılar da yargılama yetkisini temsil etmekteydi. Osmanlılar, bu iki kuvvet ayırımını, âdil bir devlet idaresi için esas kabul ederlerdi.

Saray Teşkilatı: Osmanlı Devletinin kuruluşundan sonra, saray teşkilatı da diğer kurumlar gibi gelişme gösterdi. Bursa ve Edirne saraylarından sonra, İstanbul'un fethi üzerine, bugünkü İstanbul Üniversitesi merkez binasının olduğu yerde, Fatih Sultan Mehmed tarafından, Saray-ı Atîk denilen eski saray kuruldu. Daha sonra yine Fatih tarafından, Saray-ı Cedid adı verilen Topkapı Sarayı yaptırıldı.

Bu saraylar padişahların hem ikamet ettikleri yer ve hem de bütün devlet işlerinin görüşülüp karar verildiği en yüksek devlet dairesiydi.

Osmanlı Devletinde saray teşkilatı üç kısımdan meydana gelmekteydi: 1)Bîrun denilen dış bölüm, 2)Enderûn denilen iç kısım, 3) Harem-i hümayun.
Sarayın Bîrûn adı verilen kısmı sarayın dışı, yani Babüs'saâde haricindeki teşkilatıdır. Bu bölümün işleri çeşitli olduğundan, her birinin memurları da ayrı ayrı sınıflardandı. Burada görevli olan ilmiye sınıfı ile Birûn ağaları denilen kişiler, sarayın hem harem, hem de Enderun kısmının dışındaki yerlerde ve dairelerde bulunup, görevlerini yaparlar ve akşamları evlerine giderlerdi. Birûn teşkilatına âit bütün tayinler, sadrazam tarafından yapılırdı.

Enderûn: Sarayın bu bölümü, yüksek dereceli devlet memuru yetiştiren bir okul ve eğitim yeriydi. Padişahlar bir kısmı sarayda ve bir kısmı da orduda olmak üzere Müslüman Türk terbiye ve kültürü ile yoğrulmuş, kendilerine sadık bir sınıf yetiştirdikten sonra, Osmanlı devlet idaresini bunların eline vermiştir.

Küçük yaştaki devşirme denilen çocuklar, saraya alınmadan sivil Müslüman Türk ailelerin yanında büyük bir itina ile yetiştirilirlerdi. Dinî bilgileri ve Türkçeyi öğrenirler, daha sonra saraya alınırlar, burada da mükemmel bir tahsil gördükten sonra, sıraları gelince liyakat ve yeteneklerine göre saray dışındaki çeşitli devlet işlerine tayin edilirlerdi. Sarayda her koğuşun ve sınıfın fertlerinin kaydına mahsus defterler olup, bunların saray terbiyesi üzere yetişmeleri için, her koğuşta lala tabir edilen hocalar vardı.

Osmanlı sarayı, hem devletin en yüksek idare organı, hem de en yüksek yöneticilerini yetiştiren bir müessese idi. Sarayın kendine mahsus usül ve erkânı vardı.
Harem-i hümayun: Padişahın aile efradının; padişah kadınlarının, padişahın kız ve erkek çocukları ile harem ağalarının ve muhasiplerinin oturduğu yerdi. Yerleşim olarak valide sultanın dairesi, şehzadeler mektebi, padişahların yatak odaları, cariyelerin yetiştiği yerler gibi bölümleri vardı. Haremde; valide sultan, başkadın efendi, padişah kızları, gedikli kadın ve hizmetçi (cariye)ler bulunurdu.

Osmanlı sarayının harem bölümü, hanedan mensuplarının özel aile hayatlarını yaşadıkları yerdi. Devletin bütün kurumları ve cemiyet hayatında olduğu gibi, buradaki günlük hayat da, İslâmî esaslara, Türk örf ve an'anesine titizlikle riayet edilerek yürütülürdü. Haremde bulunanlar, küçük yaştan itibaren çok titiz ve ciddî bir eğitimden geçirilerek yetiştirilir, saraya has âdab ve terbiyeye uymalarına özen gösterilirdi
Bayadmin isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
[center]
MSN Durumu:
[/center]
Alt 10-10-2009   #2
admin
Admin
Üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 3.180

Level: 43 [♥ Webci><img src=Paylaşım: 1450 / 1611
** **** **
Güç: 1060 / 3099
** **** **
Tecrübe: 96%
** **** **

Thanks: 480
Thanked 164 Times in 145 Posts
Tecrübe Puanı: 10 admin is infamous around these parts
Standart Türk Kültüründe Ölüm ve Müzik

Yaşantımızda önemli bir yeri olan müzik, acıyı yoğun yaşayanlara psikolog olabilmekte; bir filozof gibi, yok oluşu doğallaştırıp daha kolay kabullenmeyi sağlayabilmekte; son yolculukta sallanan uğurlama mendili olabilmektedir.

Hepiniz bilirsiniz ki insan doğduğu andan itibaren ölmeye başlamaktadır. Veysel’in dizelerinde bu süreç, “İki kapılı bir handa / gidiyorum gündüz gece” biçimde dile gelir. Kuşkusuz hepimiz kalabilmek için uğraş veririz. Ama ölüm de kaçınamayacağımız bir gerçek. Peki ölüm nedir?

Ölüm, yaşamın belirleyici öğeleri olan uyarılabilirlik, hareket, büyüme, üreme, uyum sağlayabilme vb. fonksiyonların sona ermesidir. Bütün canlılar için geçerlidir. Ancak, diğer canlılardan farklı olarak insan, birinin ölümü sonucunda beliren ruhsal sıkıntı ve duygusal tepki gibi oluşumlara çözüm bulma arayışındadır. Bu çözümlerden birisi de müziktir.

Müzik

İnsan yaşamının hemen her anında var olan müzik olgusuyla birey arasında, doğum öncesi oluşma sürecinde dolaylı olarak başlayan, doğumla birlikte veya doğumdan hemen sonra ana kucağında ilişki ağı örülmektedir. Doğum öncesindeki oluşma sürecinde başlayan insan-müzik ilişkisi doğumdan sonraki büyüme, gelişme, ergenlik, olgunlaşma ve kendini gerçekleştirme süreçlerinde, bireyin içinde yaşadığı doğal, toplumsal ve kültürel çevreye bağlı olarak değişen müziksel koşul ve olanaklar içinde çeşitlenir ve zenginleşir. (Uçan 1996)

Sosyal yaşantıyla ilgili birçok alanda olduğu gibi, insanın sosyal ve psişik varlık olarak ortaya koyduğu müzik davranışı, günümüze kadar değişik açılardan ele alınarak tanımlanmaya çalışılmıştır. Her bir tanım, kendi içinde tutarlılık taşısa da müzik olgusunu bir bütün olarak tanıtmada yetersiz kalabilmektedir. Bu nedenle, belli bir tanım yapma kaygısını bir kenara bırakarak, müziğin insan yaşamındaki yerini belirlemeye çalışmak yararlı olacaktır.

Müziğe ilişkin ilk düşüncelerle Pyhtagoras ile Konfüçyüs’te karşılaşıyoruz. Her ikisi de varlıkbilimsel ve insanbilimsel tarzda ele almışlar, müziğin dinleyicide uyandırdığı etki, uyarım izlenim ve duygulanımla açıklamaya çalışan duyusal etki öğretisini benimsemişlerdir.

Konfüçyüs felsefesine ilişkin metinlerde müzik tonların[1] verimi diye tanımlanır. Ahenkle oluşturulan müzik iyi huyları yönetir, insanı etkileyen fena tonlar bozuk bir hava yaratır. İyi tonlar insana etki eder ve iyi bir hava yaratır. Müziğin etkisi yalnızca tek tek insanlarla sınırlı kalmaz, bütün toplumu, hükümetin yönetimini, tüm ülkeyi, ülkedeki işleri de kapsar. Müzik bozulursa, tüm bu şeylerde bozukluk meydana gelir. Konfüçyüs müziğin kişi ve toplum üzerindeki etkilerini şöyle vurgulamaktadır. “Üstün insan, müziği insan kültürünün mükemmelleşmesi yolunda kullanan insandır. Müzik yaygınlaştığında, insanlar emellerine ve ideallerine ulaştıklarında, büyük ulusların ortaya çıktıklarını görebiliriz. Müzik devlet kurar, devlet yıkar (Soykan 2002).

Klâsik Yunan müzik kuramında duyusal etki öğretisinin izlerini görüyoruz. Platon / Eflatun’a göre, erdemli insan yetiştirmenin yolu müzik eğitiminden geçer. Söz, ritim ve makamın birleşmesinden oluşan müziğin etki gücünün çok fazla olduğunu belirterek, yiğit ve ölçülü davranışlar yerleştirecek biçimde oluşturulan müziğin kullanılması gerektiğini söyler (Eflatun 1975). Aristoteles’e göre de müzik, eğitim aracı, eğitimin bir bölümü ve katharsis / arınma[2] yoluyla kişiliğin oluşmasında önemli bir etkendir.

A. Erol, müzikte toplumsal etkileşimi şöyle vurgulamaktadır. “Müzik, toplumsal etkileşimle var olan ve insanlar tarafından insanlar için yapılan öğrenilmiş bir davranıştır. Dolayısıyla kendi için kendinden oluşmadığı gibi her zaman onu üretecek, destekleyecek ve onun ne olup ne olmadığına karar verecek insanlara gereksinim duyar (Erol 2002/4). J. Blacking’e göre müzik, toplumsal olarak kabul edilen kalıplar içinde oluşan sestir ve müzik yapma öğrenilmiş bir davranıştır. Merriam’a göre müzik, kültürel olarak anlam yüklü sesler içinde kalıplaşan bir etkinlikler, düşünceler ve nesneler bütünüdür. Miller’e göre müzik, tonalite, ritim, aralık, geçki / köprü, şarkı yapısı, değişken ve belirlenmiş ezgiler, doğaçlama ve şarkı sözü içeriği gibi pek çok unsur, ritüelleşmiş ve basmakalıplaşmış öğeleriyle düzen ve kaosun yararlı bir bileşimini gösterir (akt. Erol 2003).

Müzik, insanlar üzerindeki etki gücünü beyindeki limbik sistemden almaktadır. Müziğin duygu yönüyle meydana getirmiş olduğu etkilerin toplanıp organize olduğu ve değerlendirildiği yer, beyindeki limbik sistemdir. Bu sistem, beyindeki davranış ve heyecanlarımızı, temel biyolojik dürtülerimizi, belleğimizi ve öğrenmeyle ilgili bazı yapıların nöral mekanizmalarını içerir. Sevinç, keder, heyecan gibi duygu ve davranışlarımızı etkileyerek onları yönlendiren çeşitli olaylar, beyindeki limbik sistemin organizasyonuna uyarak kendini biçimler. Bu nedenle etkileme gücü olan müzikal yapı, limbik sistemin bu özelliklerini harekete geçirerek, bireyin motivasyonunda ve davranışlarında değişiklik meydana getirebilmektedir. Müziksel uyarıcılar, sesin özelliklerine bağlı olarak devingen ya da durağan davranışa yönlendirebilir (Goleman 2004).

Pisagor öğretisine göre harmonin temeli olan makrokosmos’da[3], küre ve yıldızlar harmonik tınlarlar, müzikal ve sanatsal harmoni anlamında dizilirler ve hareket ederler. İnsanın ruhsal hareketleri de birtakım kurallara göre gerçekleşmektedir ki bu kurallar müzikal seslerin kurallarına karşılık gelmektedir. Bu nedenle müziğin insan üzerindeki etkisinden söz edilir (Ohme 2000).

Psikiyatri, problemli kişileri topluma kazandırmak, gerçek yaşamla ilişkilerini sağlamada müziği yardımcı araç olarak kullanmaktadır.

Ölüm

Her insanın bir gün karşı karşıya gelip yaşama nokta koyduğu an olan ölüm, insan hayatının son evresidir. Bir çok kaynakta insan hayatının geçiş evreleri, doğum, evlenme ve ölüm şeklinde sıralanmaktadır. Ancak evlenme olmadan da ölüm gerçekleşebilmektedir. Geçiş evrelerinden doğum, kutlamalara neden olur, ölüm ise korkulan ve hakkında konuşmaktan kaçınılan bir olgudur. Kuşkusuz ki varlığın yok oluşunu kabullenmek güçtür.

Eski Türk inancına göre kişi öldükten sonra uçan bir ruh biçimine girmektedir. Cennet için uçmağ adının kullanılması da buradan kaynaklanıyor olabilir. Batı Türklerinde ölüm için şunkar[4]olmak terimi kullanılır. Öldükten sonra biçim değiştiren ruh için Anadolu Aleviliğinde bugün bile don değiştirmek terimi kullanılır. Devriyye[5] olayının bir aşaması olan bu kalıp değiştirmede, girilen yeni kalıp bir devir olarak ele alınır. Alevilerin çoğunda ölü için “Devri aşan olsun”, “Devri tamam olsun” gibi dualar edilir (Birdoğan 1990).

Dini inanışlara göre ölüm, ruhun değil bedenin yok oluşu olarak algılanır. Ruhun tekrar başka bedende dirileceği inancı vardır.

Hud Suresi/7: O, hanginizin amel bakımından daha güzel olduğu hususunda sizi imtihan etmek için Arş’ı su üzerinde iken gökleri ve yeri altı günde yaratandır. Yemin ederim ki ‘ siz ölümden sonra muhakkak diriltileceksiniz’ desen, kâfir olanlar derhal, ‘ Bu, açık bir büyüden başka bir şey değildir’ derler.

İsra suresi/49: Bir de onlar derler ki: Sahi biz, bir kemik yığını ve kokuşmuş bir toprak olmuş iken, yepyeni bir hilkatte diriltileceğiz öyle mi? (Mubeşşir Al-Terazi 1987).

Türklerin tarihine baktığımızda Orta Asya’da Şamanist inançtaki Türklerin defin ve yas törenlerinde ölü kültü oluşturduğunu görmekteyiz. Ölüm sonrası uygulamaları yöneten kişi Şaman’dır. Şaman ölünün diğer dünyaya geçişini kolaylaştırmakta ve ölünün ruhunun tekrar yaşadığı yere dönerek orada bulunanları rahatsız etmesini önlemektedir (İnan 1986).

İnsan topluluklarının inanış ve törelerinde ölüm ve ölümden sonra yapılan birtakım ritüeller, ölen kişinin toplulukla, yaşamla bağını devam ettirir. Bu gerek dini gerekse dünyevî açıdan varlığın yok oluşunu kabullenmeyi süreç içine yaymak olarak değerlendirilebilir. Ölümden hemen sonra yapılan, insanoğlunun doğal tepkisi olan ve törensel yapı ile güçlendirilen yas etme ritüeli, sevilen kişinin yok oluşunu kabullenmeyi kolaylaştırıcı uygulamalardan biridir.

Yas

Ölümün doğal sonucu olan yas, sevilen birinin kaybından sonra gösterilen duygusal bir tepki olarak tanımlanabilir.

Sevilen birinin ölümü nedeni ile yakınları ve sevenlerinin yaşadıkları ruhsal sıkıntı, sevilen kişiden fiziksel olarak hep ayrı kalma düşüncesiyle duygusal tepkiye dönüşür. Toplumsal, ekonomik, biyolojik ve duygusal yönden bağlı bulunduğumuz bir insanın ölümünden duyduğumuz acı insancıl bir tepkidir.

Ölüme ilişkin duygu ve düşüncelerimizin açığa vurulması, aslında iyileşme sürecinin gerekli bir parçasıdır. Kederi yaşamaktan kaçınmak ya da onu baskılamaya çalışmak, yas sürecinin uygun şekilde atlatılmasını engeller ve komplikasyonlu yas durumu ortaya çıkabilir. Yaşanan üzüntünün ifade edilmesi, bireyin anlaşılmasına yardımcı olur. Yas ve kederin zamanında yaşanması duygusal sorunların ve gecikmiş psikiyatrik semptomların ortaya çıkmasını önler. Aksi takdirde bu kişiler er ya da geç çözülmeye uğrayabilir, komplikasyonlu yas yaşayabilir ve genellikle depresyonla sonuçlanabilir (Öz 2004). Üzüntüyü ve kederi yaşamanın bir yolu ağlamaktır. Duyguların nasıl yaşanacağı, içinde bulunduğu kültür tarafından belirlenir.

İslâm öncesi Türk kültüründe ‘sıglatmak’, ‘ağlamak’ fiilinden türeyen sagu ile daha sonraki dönemlerde ‘ağı’, ‘sazlamag’, ‘tavs’, ‘ağıt’ adlarıyla bilinen sözlü edebiyat metinleri, öncelikle, ölüm sonrasında öleni anmak, övmek ve ona duyulan özlemi dile getirmek üzere üretilmişlerdir. Zamanla dünyanın faniliği, ömrün kısalığı, ayrılık, gurbet, çeşitli yoksunluklar, doğal afetler gibi konular, ağıtların kapsamını genişletmiştir.

Ölenin ardından ağlayıp bağırmak, dövünmek, aşırı tepki göstermek İslâm inanışına uygun değildir. Hadis-i Şerif 500’de “Allahın takdirine itiraz ve en azından ilahi yazgıya saygısızlık ifade ettiğini ancak üzülmenin doğal olduğunu sessizce ağlamanın caiz olduğunu” söyler. Hadis-i Şerif 501 ise “ ölüye dirinin ağlaması sebebiyle azap gelir” şeklinde ifade edilir. Ölen kişinin, ölmeden, ölümünde ağlanmamasını vasiyet etmediği için azap çekeceği biçiminde yorumlanmaktadır (Canan 1993). Dinî inanışlara ters olmasına karşın, özellikle kırsal kesimde bu duygusal tepki yas etme geleneği olarak sürdürülmektedir.

Yas etme ölen kişinin ardından, ailesi, akrabaları ve yakınları arasındaki kadınlar tarafından yaşanan üzüntünün ve kederin neden olduğu acı dolu sözleri, serbest bir ezgi ve nazımla dile getirmektir. Hece ölçüsü ve dörtlük nazım birimi kullanılır. Bazı metinlerde nazımın düzensizliği ve hece ölçüsünün aksadığı olur. Metnin düzenli veya düzensiz kurgulanması, hece ölçüsünün tutarlılığı, ezgi ile bütünlük sayısı vb. özellikler, yas edenin bilgisi, becerisi, yeteneği, deneyimi ve bellek gücü ile yakından ilgilidir. Ezgi genellikle ağır, yeknesak bir ritim izler (Akpınar 2002). İkili aralıklarla aşağıya inen asma kararlar, dörtlü aralığının ön düzeyde oluşu ve duraktan önce dörtlü alanın yeğlenişi, en çok neva ve uşşak makamlarının kullanılışı ve bitirişten az önce kimi parçada hicaz dörtlüsüne geçki yapması ağıtların karakteristik niteliğidir. Bu özelliği ile “ yaslı”, “hüzünlü”, “özlemli”, “içli”vb. olarak yorumlamaya elverişlidir (Reinhard 1974).

Ağıtlar, sözlü biyografi niteliğindedir. Ölen kişinin yaşı, cinsiyeti, mesleği, toplum içindeki yeri, ailesi, yaptığı işler, mal varlığı vb. insanî, fizikî ve mesleki nitelikleri, ölüm şekli ayrıntıları ile anlatılır. Ölenin kardeşi, annesi, yengesi, eşi, kızı, baldızı, eltisi, görümcesi, gelini gibi yakınlarının ağıt yakmamaları hoş karşılanmaz, aile arasındaki tatsızlığın göstergesi olarak yorumlanır. “Yas etme”, “ağıt yakma” ölene verilen değeri, onun aile ve toplum içindeki yerini ve önemini belirtmek için gerekli görülmektedir. Ancak, yas etmede yaşanan ruhsal sıkıntıyı toplumla paylaşabilmek, yakınları dışındaki kişilerde de o duygusal yapıyı oluşturabilmek deneyim, birikim, söz söyleme becerisi gerektirir. O gelenekte yaşamayan, deneyim ve becerisini geliştirmeyen bir kişinin, insan beyninin limbik sistemindeki duygusal işleyişi sağlaması ve duygusal paylaşım ortamını yaratması çok zordur. Bu ortamın gerekliliğinden olsa gerek, yakın zamana kadar Anadolu’nun birçok yerinde ölünün başında ve gömüldükten sonra, “ağıtçı” veya “ ölü ağlayıcısı” denilen ve para ile tutulan kadınlar tarafından “yas etme” geleneği sürdürülüyordu. Günümüzde ağıtçı tutma geleneği terk edilmeye başlanmıştır. Bunun nedenleri ise bir başka araştırma konusudur.

Gelenekteki ağıtın özünü, ölen kişiye saygıyı dile getirmek oluşturur. Bu gelenek kentlere zaman zaman, alkışlarla cenaze uğurlamak veya ölen kişi için beste yapmak[6]şeklinde yansımaktadır. Hz. Muhammed’in doğumu ve kısaca yaşamını övgüyle anlatan mevlid en yaygın ağıttır. Alevilerde düvazimamlar Hz.Ali ve Oniki İmamlar için yapılan ağıtlardır. Ölen kişinin başında söylenir. Aynı zamanda yas etme geleneği de sürdürülür.

Türk boyları arasında, ölen kişinin ardından duyulan üzüntüyü şiir sanatıyla ve trajik bir müzik etkisiyle dile getirmede benzerlik çok açık ve oldukça çarpıcıdır. Çin Halk Cumhuriyeti sınırları içinde kalan Doğu Türkistan’da yaşayan Uygurlar, Kuzey Kafkasya’da yaşayan Kıpçak lehçesiyle konuşan Karaçay-Malkar Türkleri, Kerkük Türkleri, Kırım Tatarları, Özbekler, Kazak ve Kırgızlar, Azeriler, Batı Türkistan’da yaşayan Türkmenler, Dobruca’da yaşayan Nogaylarda değişik adlar altında bu geleneğin sürdüğünü görüyoruz (Yaldızkaya 1999).

C. Öztelli bir yazısında İbn-i Batuta Seyahatnamesinden konuyla ilgili bölümü şöyle aktarıyor: “Ahalinin bir cenazeyi teş’yi için tabutun önünde arkasında meşaleler yakmış bulunduğunu ve cenazenin arkasında mezamir[7] çalınarak mugannilerin[8] enva çalgılar çalmakta olduklarını görüp hayrette kaldık” (Öztelli 1959).

Çalgıyla cenaze götürme uygulaması ile bazı bölgelerde çok nadir de olsa karşılaşılabilmektedir. Adana’da Arap kökenli Türklerin davul zurna ile cenaze götürdükleri 2004 Temmuz’da yazılı ve görsel basın haberlerinde yer almıştır. Yine ‘Adana Yöresindeki Nusayrilerde Ölüm sonrası Uygulamalar’ üzerine Z. Çağımlar’ın yaptığı araştırmada: düğününe yakın ölen gençlerin cenazesinin davul eşliğinde gömüldüğü belirtilmektedir.

Türk kültüründe Şaman’ın rolü düşünüldüğünde bu uygulamalarda Şamanizmin etkisinin olduğu söylenebilir

Sonuç

Ölümle müzik ilişkisi sorgulamasında, İnsanlar, sevilen bir kişinin ölümünden duyulan acıyı paylaşma aracı olarak neden müzik kullanır? sorusunun yanıtını müziğin etkileme gücünde buluyoruz.

Ezgi sesin ritm, şiddet, hız gibi özelliklerinden yararlanılarak, oluşturulmak istenen duyguya göre biçimlenip, kitlesel davranış oluşturmaktadır. Toplumsal açıdan törensel icralar her zaman dayanışma olgusunu taze tutar. Nitekim, ölenin saygınlıklarının söz ve ezgi bütünleşmesiyle anlatımında, toplum ve ölenin yakınları arasında duygusal paylaşım sağlanıp, ölenin yakınlarına manevi destek vererek yalnızlık duygusunu ortadan kaldırıp kendisini iyi hissetmesine yardımcı olunur.

Ölümde sözlü müzik, ölenin yakınlarında, yasını ve üzüntüsünü yaşama ortamı oluşturup daha sonra ortaya çıkabilecek depresyonu engelleyici bir işlevi yerine getirir. Ruhsal sıkıntıların yaşandığı durumlarda ağla açılırsın sözü de bunu açıklamaktadır.

Müzik, öğrenme, öğretme, aktarma, onama ve pekiştirmede etkilidir. Sözlü ifadelerin ezgisel çizgilerle bütünleşmesi, aktarımı pekiştirerek anımsamayı kolaylaştırmaktadır. Bir konferans metni, sözlü beste biçiminde sunulduğunda daha anımsanabilir ve kalıcı olacaktır. Sözlü biyografi niteliği taşıyan ağıtlar, söz ve müzik bütünleşmesiyle dikkati anlatılanlara toplayabilmektedir. Ölen kişinin anımsanmasını kolaylaştırabilmektedir..

Öyleyse gelenekteki sözlü müziğin ölümsüzleştirme gücünden yararlanmak için ölüm gerçeğine inat yaşamak; müzikle ve müzikte ölümsüzleşmeye çalışarak yaşamak tüm insanlığın yararına olacaktır.


Ayten KAPLAN


Kaynakça

Akpınar, Bahar (2002): “Denizli İli Çivril İlçesinde Ölüme Bağlı Uygulamalar ve ‘Yas Etme’” Türkbilig Türkoloji Araştırmaları. Ankara.
Birdoğan, Nejat(1990): Anadolu’nun Gizli Kültürü. İstanbul. Berfin Yayınları.
Canan, İbrahim (1993): Hadis Ansiklopedisi: Kütûb-i Sitte.17.cilt. s.144-144. İstanbul. Akçağ Yayınları.
Eflatun (1975): Devlet. Çev. S.Eyüpoğlu & M.Ali Cimcoz, 3.baskı. İstanbul: Remzi Kitabevi.
Erol, Ayhan (2002): “Türkiye’nin Sosyo-Kültürel ve Müziksel Değişim Atmosferinde Bir Âşık: Mahsunî”. Folklor/Edebiyat Dergisi. Sayı 32
Erol, Ayhan (2003): “Müziği Tanımlamak”.Cumhuriyetimizin 80.Yılında Müzik Sempozyumu.30-31 Ekim. İnönü Üniversitesi.
Goleman, Daniel (2004): Duygusal Zekâ. Çev. B.Seçkin Yüksel.25.basım. İstanbul. Varlık / Bilim Yayınları.
İnan, Abdulkadir (1986): Tarihte ve Bugün Şamanizm. Türk Tarih Kurumu Basımevi.
Kaplan, Ayten (2004): “Tüketim Psikolojisi ve Ritmoloji”. I.Uluslararası Çevre ve Tüketici Sağlığı Sempozyumu. Ankara. 2 Mart 2004-10-24
Kurt, Reinhard (1974): “Güney Türk Ağıtlarının Biçimleri”. I.Uluslararası Folklor Semineri Bildirileri. Ankara . Kültür Bakanlığı Yayınları: 192-215.
Mubeşşir Al-Terazi, Abdullah (1987): Kur’ânı Kerim ve Açıklamalı Meâli. Suudî Arabistan Krallığı Medine-i Münevvere. Kral Fahd Kur’ân-ı Kerim Baskı Kurumu.
Ohme, Ute (2000): “Müzik Psikolojisi”. …..Ve Müzik Araştırma ve Yorum Dergisi. Hacettepe Üniversitesi Devlet Konservatuvarı. Sayı 5
Öz Fatma (2004): Sağlık Alanında Temel Kavramlar. Ankara: Hacettepe Üniversitesi Hemşirelik Yüksek Okulu .
Öztelli, Cahit (1959): “Başa Toprak Savurmak ve Yas-Ölü Gelenekleri”. Cilt 5. Türk Folklor Araştırmaları. sayı:116
Soykan, Ö.Naci (2002): “Müzik Estetiği”. Cogito. İstanbul. YKY. Sayı: 30
Uçan, Ali (1996): İnsan ve Müzik, İnsan ve Sanat Eğitimi, Müzik Ansiklopedisi Yayınları.
Yaldızkaya, Ö.Faruk (1999) “ Anadolu Türkmen Ağıtları ile Kırım ve Dobruca Tatar Ağıtları üzerine Bir İnceleme”.Folklor/Edebiyat Dergisi. Ankara : sayı 20.
Notlar

[1] Ton burada dizi anlamında kullanılmaktadır.
[2] Katharsis: Ruhun tutkulardan temizlenmesi. Aristoteles’te sanat yoluyla insanın duyguları uyarılarak ruhun bunlardan temizlenmesini sağlayacaktır.
[3] Makrokosmos: dünya ya da küre harmonisi.
[4] Şunkar: Şahin türünden bir kuş.
[5] Devriyye: 1) Devir ile, devran ile ilgili. 2) Tekke edebiyatında, evrenin ve insanın Tanrıdan çıkıp tekrar Tanrıya dönmesi felsefesine göre bu devir safhalarını anlatan tasavvuf şiiri.
[6] Uğur Mumcu için Ali Çınar’ın sözlerini yazdığı, Selda Bağcan’ın bestelediği Uğurlar Olsun adlı eser; Söz ve Müziğini Volkan Konak’ın yaptığı Cerrahpaşa bu örneklerdendir.
[7] Mezamir: 1. Düdükler. 2. Zebur’un sureleri. 3. Koşu meydanları. Burada düdük anlamında kullanılmıştır.
[8] Muganni: Şarkıcı.





Alinti www.yenidenergenekon.com
Bayadmin isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
[center]
MSN Durumu:
[/center]
Alt 10-10-2009   #3
admin
Admin
Üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 3.180

Level: 43 [♥ Webci><img src=Paylaşım: 1450 / 1611
** **** **
Güç: 1060 / 3099
** **** **
Tecrübe: 96%
** **** **

Thanks: 480
Thanked 164 Times in 145 Posts
Tecrübe Puanı: 10 admin is infamous around these parts
Standart Türk Kültüründe Ölüm ve Müzik

Yaşantımızda önemli bir yeri olan müzik, acıyı yoğun yaşayanlara psikolog olabilmekte; bir filozof gibi, yok oluşu doğallaştırıp daha kolay kabullenmeyi sağlayabilmekte; son yolculukta sallanan uğurlama mendili olabilmektedir.

Hepiniz bilirsiniz ki insan doğduğu andan itibaren ölmeye başlamaktadır. Veysel’in dizelerinde bu süreç, “İki kapılı bir handa / gidiyorum gündüz gece” biçimde dile gelir. Kuşkusuz hepimiz kalabilmek için uğraş veririz. Ama ölüm de kaçınamayacağımız bir gerçek. Peki ölüm nedir?

Ölüm, yaşamın belirleyici öğeleri olan uyarılabilirlik, hareket, büyüme, üreme, uyum sağlayabilme vb. fonksiyonların sona ermesidir. Bütün canlılar için geçerlidir. Ancak, diğer canlılardan farklı olarak insan, birinin ölümü sonucunda beliren ruhsal sıkıntı ve duygusal tepki gibi oluşumlara çözüm bulma arayışındadır. Bu çözümlerden birisi de müziktir.

Müzik

İnsan yaşamının hemen her anında var olan müzik olgusuyla birey arasında, doğum öncesi oluşma sürecinde dolaylı olarak başlayan, doğumla birlikte veya doğumdan hemen sonra ana kucağında ilişki ağı örülmektedir. Doğum öncesindeki oluşma sürecinde başlayan insan-müzik ilişkisi doğumdan sonraki büyüme, gelişme, ergenlik, olgunlaşma ve kendini gerçekleştirme süreçlerinde, bireyin içinde yaşadığı doğal, toplumsal ve kültürel çevreye bağlı olarak değişen müziksel koşul ve olanaklar içinde çeşitlenir ve zenginleşir. (Uçan 1996)

Sosyal yaşantıyla ilgili birçok alanda olduğu gibi, insanın sosyal ve psişik varlık olarak ortaya koyduğu müzik davranışı, günümüze kadar değişik açılardan ele alınarak tanımlanmaya çalışılmıştır. Her bir tanım, kendi içinde tutarlılık taşısa da müzik olgusunu bir bütün olarak tanıtmada yetersiz kalabilmektedir. Bu nedenle, belli bir tanım yapma kaygısını bir kenara bırakarak, müziğin insan yaşamındaki yerini belirlemeye çalışmak yararlı olacaktır.

Müziğe ilişkin ilk düşüncelerle Pyhtagoras ile Konfüçyüs’te karşılaşıyoruz. Her ikisi de varlıkbilimsel ve insanbilimsel tarzda ele almışlar, müziğin dinleyicide uyandırdığı etki, uyarım izlenim ve duygulanımla açıklamaya çalışan duyusal etki öğretisini benimsemişlerdir.

Konfüçyüs felsefesine ilişkin metinlerde müzik tonların[1] verimi diye tanımlanır. Ahenkle oluşturulan müzik iyi huyları yönetir, insanı etkileyen fena tonlar bozuk bir hava yaratır. İyi tonlar insana etki eder ve iyi bir hava yaratır. Müziğin etkisi yalnızca tek tek insanlarla sınırlı kalmaz, bütün toplumu, hükümetin yönetimini, tüm ülkeyi, ülkedeki işleri de kapsar. Müzik bozulursa, tüm bu şeylerde bozukluk meydana gelir. Konfüçyüs müziğin kişi ve toplum üzerindeki etkilerini şöyle vurgulamaktadır. “Üstün insan, müziği insan kültürünün mükemmelleşmesi yolunda kullanan insandır. Müzik yaygınlaştığında, insanlar emellerine ve ideallerine ulaştıklarında, büyük ulusların ortaya çıktıklarını görebiliriz. Müzik devlet kurar, devlet yıkar (Soykan 2002).

Klâsik Yunan müzik kuramında duyusal etki öğretisinin izlerini görüyoruz. Platon / Eflatun’a göre, erdemli insan yetiştirmenin yolu müzik eğitiminden geçer. Söz, ritim ve makamın birleşmesinden oluşan müziğin etki gücünün çok fazla olduğunu belirterek, yiğit ve ölçülü davranışlar yerleştirecek biçimde oluşturulan müziğin kullanılması gerektiğini söyler (Eflatun 1975). Aristoteles’e göre de müzik, eğitim aracı, eğitimin bir bölümü ve katharsis / arınma[2] yoluyla kişiliğin oluşmasında önemli bir etkendir.

A. Erol, müzikte toplumsal etkileşimi şöyle vurgulamaktadır. “Müzik, toplumsal etkileşimle var olan ve insanlar tarafından insanlar için yapılan öğrenilmiş bir davranıştır. Dolayısıyla kendi için kendinden oluşmadığı gibi her zaman onu üretecek, destekleyecek ve onun ne olup ne olmadığına karar verecek insanlara gereksinim duyar (Erol 2002/4). J. Blacking’e göre müzik, toplumsal olarak kabul edilen kalıplar içinde oluşan sestir ve müzik yapma öğrenilmiş bir davranıştır. Merriam’a göre müzik, kültürel olarak anlam yüklü sesler içinde kalıplaşan bir etkinlikler, düşünceler ve nesneler bütünüdür. Miller’e göre müzik, tonalite, ritim, aralık, geçki / köprü, şarkı yapısı, değişken ve belirlenmiş ezgiler, doğaçlama ve şarkı sözü içeriği gibi pek çok unsur, ritüelleşmiş ve basmakalıplaşmış öğeleriyle düzen ve kaosun yararlı bir bileşimini gösterir (akt. Erol 2003).

Müzik, insanlar üzerindeki etki gücünü beyindeki limbik sistemden almaktadır. Müziğin duygu yönüyle meydana getirmiş olduğu etkilerin toplanıp organize olduğu ve değerlendirildiği yer, beyindeki limbik sistemdir. Bu sistem, beyindeki davranış ve heyecanlarımızı, temel biyolojik dürtülerimizi, belleğimizi ve öğrenmeyle ilgili bazı yapıların nöral mekanizmalarını içerir. Sevinç, keder, heyecan gibi duygu ve davranışlarımızı etkileyerek onları yönlendiren çeşitli olaylar, beyindeki limbik sistemin organizasyonuna uyarak kendini biçimler. Bu nedenle etkileme gücü olan müzikal yapı, limbik sistemin bu özelliklerini harekete geçirerek, bireyin motivasyonunda ve davranışlarında değişiklik meydana getirebilmektedir. Müziksel uyarıcılar, sesin özelliklerine bağlı olarak devingen ya da durağan davranışa yönlendirebilir (Goleman 2004).

Pisagor öğretisine göre harmonin temeli olan makrokosmos’da[3], küre ve yıldızlar harmonik tınlarlar, müzikal ve sanatsal harmoni anlamında dizilirler ve hareket ederler. İnsanın ruhsal hareketleri de birtakım kurallara göre gerçekleşmektedir ki bu kurallar müzikal seslerin kurallarına karşılık gelmektedir. Bu nedenle müziğin insan üzerindeki etkisinden söz edilir (Ohme 2000).

Psikiyatri, problemli kişileri topluma kazandırmak, gerçek yaşamla ilişkilerini sağlamada müziği yardımcı araç olarak kullanmaktadır.

Ölüm

Her insanın bir gün karşı karşıya gelip yaşama nokta koyduğu an olan ölüm, insan hayatının son evresidir. Bir çok kaynakta insan hayatının geçiş evreleri, doğum, evlenme ve ölüm şeklinde sıralanmaktadır. Ancak evlenme olmadan da ölüm gerçekleşebilmektedir. Geçiş evrelerinden doğum, kutlamalara neden olur, ölüm ise korkulan ve hakkında konuşmaktan kaçınılan bir olgudur. Kuşkusuz ki varlığın yok oluşunu kabullenmek güçtür.

Eski Türk inancına göre kişi öldükten sonra uçan bir ruh biçimine girmektedir. Cennet için uçmağ adının kullanılması da buradan kaynaklanıyor olabilir. Batı Türklerinde ölüm için şunkar[4]olmak terimi kullanılır. Öldükten sonra biçim değiştiren ruh için Anadolu Aleviliğinde bugün bile don değiştirmek terimi kullanılır. Devriyye[5] olayının bir aşaması olan bu kalıp değiştirmede, girilen yeni kalıp bir devir olarak ele alınır. Alevilerin çoğunda ölü için “Devri aşan olsun”, “Devri tamam olsun” gibi dualar edilir (Birdoğan 1990).

Dini inanışlara göre ölüm, ruhun değil bedenin yok oluşu olarak algılanır. Ruhun tekrar başka bedende dirileceği inancı vardır.

Hud Suresi/7: O, hanginizin amel bakımından daha güzel olduğu hususunda sizi imtihan etmek için Arş’ı su üzerinde iken gökleri ve yeri altı günde yaratandır. Yemin ederim ki ‘ siz ölümden sonra muhakkak diriltileceksiniz’ desen, kâfir olanlar derhal, ‘ Bu, açık bir büyüden başka bir şey değildir’ derler.

İsra suresi/49: Bir de onlar derler ki: Sahi biz, bir kemik yığını ve kokuşmuş bir toprak olmuş iken, yepyeni bir hilkatte diriltileceğiz öyle mi? (Mubeşşir Al-Terazi 1987).

Türklerin tarihine baktığımızda Orta Asya’da Şamanist inançtaki Türklerin defin ve yas törenlerinde ölü kültü oluşturduğunu görmekteyiz. Ölüm sonrası uygulamaları yöneten kişi Şaman’dır. Şaman ölünün diğer dünyaya geçişini kolaylaştırmakta ve ölünün ruhunun tekrar yaşadığı yere dönerek orada bulunanları rahatsız etmesini önlemektedir (İnan 1986).

İnsan topluluklarının inanış ve törelerinde ölüm ve ölümden sonra yapılan birtakım ritüeller, ölen kişinin toplulukla, yaşamla bağını devam ettirir. Bu gerek dini gerekse dünyevî açıdan varlığın yok oluşunu kabullenmeyi süreç içine yaymak olarak değerlendirilebilir. Ölümden hemen sonra yapılan, insanoğlunun doğal tepkisi olan ve törensel yapı ile güçlendirilen yas etme ritüeli, sevilen kişinin yok oluşunu kabullenmeyi kolaylaştırıcı uygulamalardan biridir.

Yas

Ölümün doğal sonucu olan yas, sevilen birinin kaybından sonra gösterilen duygusal bir tepki olarak tanımlanabilir.

Sevilen birinin ölümü nedeni ile yakınları ve sevenlerinin yaşadıkları ruhsal sıkıntı, sevilen kişiden fiziksel olarak hep ayrı kalma düşüncesiyle duygusal tepkiye dönüşür. Toplumsal, ekonomik, biyolojik ve duygusal yönden bağlı bulunduğumuz bir insanın ölümünden duyduğumuz acı insancıl bir tepkidir.

Ölüme ilişkin duygu ve düşüncelerimizin açığa vurulması, aslında iyileşme sürecinin gerekli bir parçasıdır. Kederi yaşamaktan kaçınmak ya da onu baskılamaya çalışmak, yas sürecinin uygun şekilde atlatılmasını engeller ve komplikasyonlu yas durumu ortaya çıkabilir. Yaşanan üzüntünün ifade edilmesi, bireyin anlaşılmasına yardımcı olur. Yas ve kederin zamanında yaşanması duygusal sorunların ve gecikmiş psikiyatrik semptomların ortaya çıkmasını önler. Aksi takdirde bu kişiler er ya da geç çözülmeye uğrayabilir, komplikasyonlu yas yaşayabilir ve genellikle depresyonla sonuçlanabilir (Öz 2004). Üzüntüyü ve kederi yaşamanın bir yolu ağlamaktır. Duyguların nasıl yaşanacağı, içinde bulunduğu kültür tarafından belirlenir.

İslâm öncesi Türk kültüründe ‘sıglatmak’, ‘ağlamak’ fiilinden türeyen sagu ile daha sonraki dönemlerde ‘ağı’, ‘sazlamag’, ‘tavs’, ‘ağıt’ adlarıyla bilinen sözlü edebiyat metinleri, öncelikle, ölüm sonrasında öleni anmak, övmek ve ona duyulan özlemi dile getirmek üzere üretilmişlerdir. Zamanla dünyanın faniliği, ömrün kısalığı, ayrılık, gurbet, çeşitli yoksunluklar, doğal afetler gibi konular, ağıtların kapsamını genişletmiştir.

Ölenin ardından ağlayıp bağırmak, dövünmek, aşırı tepki göstermek İslâm inanışına uygun değildir. Hadis-i Şerif 500’de “Allahın takdirine itiraz ve en azından ilahi yazgıya saygısızlık ifade ettiğini ancak üzülmenin doğal olduğunu sessizce ağlamanın caiz olduğunu” söyler. Hadis-i Şerif 501 ise “ ölüye dirinin ağlaması sebebiyle azap gelir” şeklinde ifade edilir. Ölen kişinin, ölmeden, ölümünde ağlanmamasını vasiyet etmediği için azap çekeceği biçiminde yorumlanmaktadır (Canan 1993). Dinî inanışlara ters olmasına karşın, özellikle kırsal kesimde bu duygusal tepki yas etme geleneği olarak sürdürülmektedir.

Yas etme ölen kişinin ardından, ailesi, akrabaları ve yakınları arasındaki kadınlar tarafından yaşanan üzüntünün ve kederin neden olduğu acı dolu sözleri, serbest bir ezgi ve nazımla dile getirmektir. Hece ölçüsü ve dörtlük nazım birimi kullanılır. Bazı metinlerde nazımın düzensizliği ve hece ölçüsünün aksadığı olur. Metnin düzenli veya düzensiz kurgulanması, hece ölçüsünün tutarlılığı, ezgi ile bütünlük sayısı vb. özellikler, yas edenin bilgisi, becerisi, yeteneği, deneyimi ve bellek gücü ile yakından ilgilidir. Ezgi genellikle ağır, yeknesak bir ritim izler (Akpınar 2002). İkili aralıklarla aşağıya inen asma kararlar, dörtlü aralığının ön düzeyde oluşu ve duraktan önce dörtlü alanın yeğlenişi, en çok neva ve uşşak makamlarının kullanılışı ve bitirişten az önce kimi parçada hicaz dörtlüsüne geçki yapması ağıtların karakteristik niteliğidir. Bu özelliği ile “ yaslı”, “hüzünlü”, “özlemli”, “içli”vb. olarak yorumlamaya elverişlidir (Reinhard 1974).

Ağıtlar, sözlü biyografi niteliğindedir. Ölen kişinin yaşı, cinsiyeti, mesleği, toplum içindeki yeri, ailesi, yaptığı işler, mal varlığı vb. insanî, fizikî ve mesleki nitelikleri, ölüm şekli ayrıntıları ile anlatılır. Ölenin kardeşi, annesi, yengesi, eşi, kızı, baldızı, eltisi, görümcesi, gelini gibi yakınlarının ağıt yakmamaları hoş karşılanmaz, aile arasındaki tatsızlığın göstergesi olarak yorumlanır. “Yas etme”, “ağıt yakma” ölene verilen değeri, onun aile ve toplum içindeki yerini ve önemini belirtmek için gerekli görülmektedir. Ancak, yas etmede yaşanan ruhsal sıkıntıyı toplumla paylaşabilmek, yakınları dışındaki kişilerde de o duygusal yapıyı oluşturabilmek deneyim, birikim, söz söyleme becerisi gerektirir. O gelenekte yaşamayan, deneyim ve becerisini geliştirmeyen bir kişinin, insan beyninin limbik sistemindeki duygusal işleyişi sağlaması ve duygusal paylaşım ortamını yaratması çok zordur. Bu ortamın gerekliliğinden olsa gerek, yakın zamana kadar Anadolu’nun birçok yerinde ölünün başında ve gömüldükten sonra, “ağıtçı” veya “ ölü ağlayıcısı” denilen ve para ile tutulan kadınlar tarafından “yas etme” geleneği sürdürülüyordu. Günümüzde ağıtçı tutma geleneği terk edilmeye başlanmıştır. Bunun nedenleri ise bir başka araştırma konusudur.

Gelenekteki ağıtın özünü, ölen kişiye saygıyı dile getirmek oluşturur. Bu gelenek kentlere zaman zaman, alkışlarla cenaze uğurlamak veya ölen kişi için beste yapmak[6]şeklinde yansımaktadır. Hz. Muhammed’in doğumu ve kısaca yaşamını övgüyle anlatan mevlid en yaygın ağıttır. Alevilerde düvazimamlar Hz.Ali ve Oniki İmamlar için yapılan ağıtlardır. Ölen kişinin başında söylenir. Aynı zamanda yas etme geleneği de sürdürülür.

Türk boyları arasında, ölen kişinin ardından duyulan üzüntüyü şiir sanatıyla ve trajik bir müzik etkisiyle dile getirmede benzerlik çok açık ve oldukça çarpıcıdır. Çin Halk Cumhuriyeti sınırları içinde kalan Doğu Türkistan’da yaşayan Uygurlar, Kuzey Kafkasya’da yaşayan Kıpçak lehçesiyle konuşan Karaçay-Malkar Türkleri, Kerkük Türkleri, Kırım Tatarları, Özbekler, Kazak ve Kırgızlar, Azeriler, Batı Türkistan’da yaşayan Türkmenler, Dobruca’da yaşayan Nogaylarda değişik adlar altında bu geleneğin sürdüğünü görüyoruz (Yaldızkaya 1999).

C. Öztelli bir yazısında İbn-i Batuta Seyahatnamesinden konuyla ilgili bölümü şöyle aktarıyor: “Ahalinin bir cenazeyi teş’yi için tabutun önünde arkasında meşaleler yakmış bulunduğunu ve cenazenin arkasında mezamir[7] çalınarak mugannilerin[8] enva çalgılar çalmakta olduklarını görüp hayrette kaldık” (Öztelli 1959).

Çalgıyla cenaze götürme uygulaması ile bazı bölgelerde çok nadir de olsa karşılaşılabilmektedir. Adana’da Arap kökenli Türklerin davul zurna ile cenaze götürdükleri 2004 Temmuz’da yazılı ve görsel basın haberlerinde yer almıştır. Yine ‘Adana Yöresindeki Nusayrilerde Ölüm sonrası Uygulamalar’ üzerine Z. Çağımlar’ın yaptığı araştırmada: düğününe yakın ölen gençlerin cenazesinin davul eşliğinde gömüldüğü belirtilmektedir.

Türk kültüründe Şaman’ın rolü düşünüldüğünde bu uygulamalarda Şamanizmin etkisinin olduğu söylenebilir

Sonuç

Ölümle müzik ilişkisi sorgulamasında, İnsanlar, sevilen bir kişinin ölümünden duyulan acıyı paylaşma aracı olarak neden müzik kullanır? sorusunun yanıtını müziğin etkileme gücünde buluyoruz.

Ezgi sesin ritm, şiddet, hız gibi özelliklerinden yararlanılarak, oluşturulmak istenen duyguya göre biçimlenip, kitlesel davranış oluşturmaktadır. Toplumsal açıdan törensel icralar her zaman dayanışma olgusunu taze tutar. Nitekim, ölenin saygınlıklarının söz ve ezgi bütünleşmesiyle anlatımında, toplum ve ölenin yakınları arasında duygusal paylaşım sağlanıp, ölenin yakınlarına manevi destek vererek yalnızlık duygusunu ortadan kaldırıp kendisini iyi hissetmesine yardımcı olunur.

Ölümde sözlü müzik, ölenin yakınlarında, yasını ve üzüntüsünü yaşama ortamı oluşturup daha sonra ortaya çıkabilecek depresyonu engelleyici bir işlevi yerine getirir. Ruhsal sıkıntıların yaşandığı durumlarda ağla açılırsın sözü de bunu açıklamaktadır.

Müzik, öğrenme, öğretme, aktarma, onama ve pekiştirmede etkilidir. Sözlü ifadelerin ezgisel çizgilerle bütünleşmesi, aktarımı pekiştirerek anımsamayı kolaylaştırmaktadır. Bir konferans metni, sözlü beste biçiminde sunulduğunda daha anımsanabilir ve kalıcı olacaktır. Sözlü biyografi niteliği taşıyan ağıtlar, söz ve müzik bütünleşmesiyle dikkati anlatılanlara toplayabilmektedir. Ölen kişinin anımsanmasını kolaylaştırabilmektedir..

Öyleyse gelenekteki sözlü müziğin ölümsüzleştirme gücünden yararlanmak için ölüm gerçeğine inat yaşamak; müzikle ve müzikte ölümsüzleşmeye çalışarak yaşamak tüm insanlığın yararına olacaktır.


Ayten KAPLAN


Kaynakça

Akpınar, Bahar (2002): “Denizli İli Çivril İlçesinde Ölüme Bağlı Uygulamalar ve ‘Yas Etme’” Türkbilig Türkoloji Araştırmaları. Ankara.
Birdoğan, Nejat(1990): Anadolu’nun Gizli Kültürü. İstanbul. Berfin Yayınları.
Canan, İbrahim (1993): Hadis Ansiklopedisi: Kütûb-i Sitte.17.cilt. s.144-144. İstanbul. Akçağ Yayınları.
Eflatun (1975): Devlet. Çev. S.Eyüpoğlu & M.Ali Cimcoz, 3.baskı. İstanbul: Remzi Kitabevi.
Erol, Ayhan (2002): “Türkiye’nin Sosyo-Kültürel ve Müziksel Değişim Atmosferinde Bir Âşık: Mahsunî”. Folklor/Edebiyat Dergisi. Sayı 32
Erol, Ayhan (2003): “Müziği Tanımlamak”.Cumhuriyetimizin 80.Yılında Müzik Sempozyumu.30-31 Ekim. İnönü Üniversitesi.
Goleman, Daniel (2004): Duygusal Zekâ. Çev. B.Seçkin Yüksel.25.basım. İstanbul. Varlık / Bilim Yayınları.
İnan, Abdulkadir (1986): Tarihte ve Bugün Şamanizm. Türk Tarih Kurumu Basımevi.
Kaplan, Ayten (2004): “Tüketim Psikolojisi ve Ritmoloji”. I.Uluslararası Çevre ve Tüketici Sağlığı Sempozyumu. Ankara. 2 Mart 2004-10-24
Kurt, Reinhard (1974): “Güney Türk Ağıtlarının Biçimleri”. I.Uluslararası Folklor Semineri Bildirileri. Ankara . Kültür Bakanlığı Yayınları: 192-215.
Mubeşşir Al-Terazi, Abdullah (1987): Kur’ânı Kerim ve Açıklamalı Meâli. Suudî Arabistan Krallığı Medine-i Münevvere. Kral Fahd Kur’ân-ı Kerim Baskı Kurumu.
Ohme, Ute (2000): “Müzik Psikolojisi”. …..Ve Müzik Araştırma ve Yorum Dergisi. Hacettepe Üniversitesi Devlet Konservatuvarı. Sayı 5
Öz Fatma (2004): Sağlık Alanında Temel Kavramlar. Ankara: Hacettepe Üniversitesi Hemşirelik Yüksek Okulu .
Öztelli, Cahit (1959): “Başa Toprak Savurmak ve Yas-Ölü Gelenekleri”. Cilt 5. Türk Folklor Araştırmaları. sayı:116
Soykan, Ö.Naci (2002): “Müzik Estetiği”. Cogito. İstanbul. YKY. Sayı: 30
Uçan, Ali (1996): İnsan ve Müzik, İnsan ve Sanat Eğitimi, Müzik Ansiklopedisi Yayınları.
Yaldızkaya, Ö.Faruk (1999) “ Anadolu Türkmen Ağıtları ile Kırım ve Dobruca Tatar Ağıtları üzerine Bir İnceleme”.Folklor/Edebiyat Dergisi. Ankara : sayı 20.
Notlar

[1] Ton burada dizi anlamında kullanılmaktadır.
[2] Katharsis: Ruhun tutkulardan temizlenmesi. Aristoteles’te sanat yoluyla insanın duyguları uyarılarak ruhun bunlardan temizlenmesini sağlayacaktır.
[3] Makrokosmos: dünya ya da küre harmonisi.
[4] Şunkar: Şahin türünden bir kuş.
[5] Devriyye: 1) Devir ile, devran ile ilgili. 2) Tekke edebiyatında, evrenin ve insanın Tanrıdan çıkıp tekrar Tanrıya dönmesi felsefesine göre bu devir safhalarını anlatan tasavvuf şiiri.
[6] Uğur Mumcu için Ali Çınar’ın sözlerini yazdığı, Selda Bağcan’ın bestelediği Uğurlar Olsun adlı eser; Söz ve Müziğini Volkan Konak’ın yaptığı Cerrahpaşa bu örneklerdendir.
[7] Mezamir: 1. Düdükler. 2. Zebur’un sureleri. 3. Koşu meydanları. Burada düdük anlamında kullanılmıştır.
[8] Muganni: Şarkıcı.
Bayadmin isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
[center]
MSN Durumu:
[/center]
Alt 10-10-2009   #4
admin
Admin
Üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 3.180

Level: 43 [♥ Webci><img src=Paylaşım: 1450 / 1611
** **** **
Güç: 1060 / 3099
** **** **
Tecrübe: 96%
** **** **

Thanks: 480
Thanked 164 Times in 145 Posts
Tecrübe Puanı: 10 admin is infamous around these parts
Standart Türk Halk İnançlarında Çoban





Halk tefekküründe mesleklerin simgeledikleri bazı statüler vardır. Bu belirlemelerde daha ziyade inanç motifleri tanımlayıcı olur. Bu tiplemeler halk irfanında yönlendirici örnek olucu özellikler taşırlar. Çobanlık da şimdilerde ciddi anlam kayması yaşamış olsa da bunlardan birisidir.

Halk inançlarına göre “çobanlık yapmayan peygamber yoktur.” Halkta böyle bir inanç vardır. Peygamberlerin hayat hikâyeleri halk arasında anlatılarak iddia desteklenir. Peygamberlerin bu görevi hayvan sürüsü güdücülüğünü bıraktıklarında da hep devam etmiştir. Çoban; koruyan, kollayan, saklayan, yönlendiren, sırrı olan yöneten anlamında anlaşılmıştır. Bütün müminler ve özellikle peygamberler için yaratılmışlar yaratanın emanetleridir. Onların görevi sadece insanat ile sınırlı değildir. Hayvanat, nebatat ve cemadat ile de ilgili sorumlulukları vardır. Bu noktada peygamberlik ile çobanlık arasında görev alanı içeriği bakımından ciddi bir yakınlık vardır. Birçok çoban mucize göstermişken birçok evliya da aynı zamanda çobandır.
Bazı peygamberlerin Lokman Hekim’de olduğu gibi bitkilerle ve Hz. Süleyman’da olduğu gibi bazılarının da hayvanlarla konuşabilme yeteneği olduğu inancı vardır. Bitki ve hayvanların kendi cinsleri arasında yaptıkları konuşmaları duyar ne konuştuklarını anlarlarmış. Efsane ve menkıbelerden öğrenildiği gibi bu iki özelliği kendi üzerlerinde topladığı içindir ki, çobanlar sürülerini zehirli otlara ve yırtıcı hayvanlara karşı koruyabiliyorlardı. Bu vergi “Kalp gözü açık olmak” la izah edilmektedir.

Bir anlatıya göre, çobandan otlamakta olan sürüsünden pay isteyen bir kurt, sürüde kendisinin de hakkı olduğunu söyler. Bunun üzerine ‘çoban koyunların emanet olduğunu mal sahibine sormadan veremeyeceğini’ açıklar. Ağasına giderken sürüyü kurda emanet olarak bırakan çoban oradaki kayaları ve birkaç ağacı şahit gösterir. İnsan-hayvan-bitki ve cansız bilinenlerin ilişkisini anlatırken, çobanın bu tür ilişkilerdeki yerini göstermesi bakımında bu anlatı bize göre çok tipiktir.

Halk arasında “Çoban Yemini” olarak bilinen bir yemin türü vardır. Çok eski geçmişten gelen bu yemin şekline göre Çobanın söz vermiş olması veya şahadet etmesi, yemin geçerliliğindedir. Sürü sahiplerine hile yapan çobanlar için “onun çobanlık hükmü sona erdi” denir.

Halk tasavvufunda “Hak”, “Hakkın Geçmesi”, “Haklaşmak- helalleşmek” geniş yer tutar. Ailesinden ayrılan gelin kızın üzerinde anasının “Süt hakkı” vardır. Azerbaycan Türk kültür coğrafyasında en büyük yeminlerden birisi “Allah hakkı (için)”dır. Çalıştırılan her hizmetlinin hakkı verilmelidir. Bu hakların arasında çoban hakkının yeri farklıdır. “Çoban Hakkı” na karşı haksızlık yapılmaması konusunda farklı hassas davranılır. Kızına aşık olduğu ağasının verdiği sözü tutmaması sonucu büyük kayıplara uğrayan ağa hikayeleri anlatılır.

Halk inançlarında çoban kazancının farklı helal olduğuna inanılır. Hacılar bilhassa ticaret erbabı iken hacca giden kimseler hac için harcayacakları paraları, “haram karışmamış kazanç”la değiştirmek isterler. Bu maksatla kendisine gidilen birkaç iş dalı vardır. Mesela sakalara gidilir. Sakalar hayatlarını su dağıtarak devam ettirdikleri için “Su azizdir” Su ikram edene “su gibi aziz olasın” denir. “su cennet cidarı görmüştür”, “Su rahmettir”, “Su içene yılan deymez” denilmiştir. “Su kabir ateşi söndürür” inancı vardır. Bu itibarla sucuların parası makbuldür, o parada ilahî bir muhteva aranır. Hacıların para değişiminde itibar ettikleri meslek sahiplerinden birisi de çobanlıktır.

Kuraklık karşısında keramet göstererek asasını veya topuğunu yere vurmak suretiyle yerden su çıkarabilen veli kullarla ilgili anlatılara bakılınca, bunlardan çoğunun çoban oldukları görülür. Anadolu Türk kültür coğrafyasının bazı yörelerinde bu sular, “Yatırın Zemzemi”, “Çobanın Zemzemi” veya “falan çobanın Zemzemi” olarak bilinir. Bu sulara da yatıra ait diğer müştemilat gibi kutsiyet atfedilir. Bu benzetme zemzem suyunun şifa içermesi ve onun da yeraltından çıkmış olması ile izah edilebilir.

İran Türk kültür coğrafyasında Nevruz Bayramında çobanların tepelerde yaktıkları ateşlere Çoban Kandili denir. Azerbaycan Türk kültür coğrafyasının bazı kesimlerinde saya bayramı’nın adı Çoban Bayramı’dır. Türkmenistan Türkmenlerinde bu bayram 17 Kasım’da yapılır.

Çoban-su-yol bağlantılı inançlar daha ziyade “Çoban Köprüsü” nde anlamını bulur. Sürüsünü selden kurtarmak, hayvanları yerlerine ulaştırıp emanetleri sahiplerine vermek için tarihi taş köprülerin çobanlar tarafından yaptırıldıklarına efsanelerde çok sık rastlanır. Bu köprüler aynı zamanda farklı bir sır da içerirler. Zamanla yıkılmaları halinde onları onaracak kadar altın para köprünün bir yerine, çok kere de ayaklarından birine saklıdır. Ancak bu gömü “sırlı” olduğu için kötü niyetlilerin ona ulaşamayacakları inancı vardır.

Türk kültür coğrafyasında “Çoban Köprüsü” ve “Çoban Çeşmesi” olmayan bir belde ve Türk kültürlü halkların dillerinde çobanın bu özelliği ile ilgili efsanesi olmayan bir halk yoktur. Şiirlerde geçen bu yapıtlar sadece tarihi değil, aynı zamanda mistik bir özellik de taşırlar. Bu vasfı, çobanlı yer ve aile isimlerinde de gözlemek mümkündür. Kara Çoban, Çoban Dereli, Çobanoğluları, Çobaneli bunlardandır. Kırım Karay Türklerinde meslek isminden hareketle alınan soyadları arasında yer alan Koycu, çoban anlamındadır. Azerbaycan’ın Hanlar reyonunda Abdalların yaşam alanlarından olan Çoban Abdallı köyleri vardır. Abdallar, sufî tayfalarındandırlar. Azerbaycan-Şamahı’daki Melik Çobanlı Köyü Demirov halk hekimliği bakımından ünlü ocaklardan birisidir. Ocaklar ve ocaklılar inanç içerikli şifa merkezleri olarak bilinirler. İran Şahseven Türk tayfalarından birinin ismi Çobanlı’dır. Osmanlı arşiv kayıtlarında bu tür çok sayıda bilgi vardır.

Köprü ve çeşmelerde olduğu gibi köpeklerden de çoban köpeklerinin mistik bir farklılığı vardır. Celmavuz, Karaçay-Malkar Türklerinde bir kara iye olup ay ve güneşin tutulmasına yol açtığına inanılır. Kırgız Türklerinde bu iyenin ismi cemauz, Uygur Türklerinde Yeriagız, Altay Türklerinde Yelbegen ve Anadolu Türk kültür coğrafyasında anadili Zazaca olan Silvan’lılarda ise Dev/Div’dir. Bu şer güçten ay ve güneşi korumak için isimleri “Eger” olan iki çoban köpeği görevlendirilmiştir. Ay veya güneş tutulunca taş veya teneke çalarak gürültü yapmadaki amaç, Eger isimli bu iki köpeği uyandırıp kara iyeyi def etmesini sağlamaktır. Diğer taraftan gürültülü sesin kara iyeleri imha ettiği inancı da yaygındır. Bu arada Tarık, Venüs, Zühre diye de bilinen Çolpan, Çulpan, Çoban Yıldızı’nın isim alışı da hatırlanmalı.

Tasavvuftaki mertebe belirleyici temel öğelerden birisi de, “Üryan gelip üryan gitmek” tir Dünya malına tamah edilmemelidir. Aksi halde İlahî aşka ortak kabul edilmiş olunur, inanç içerikli çoban anlatılarının hepsinde çobanlar kazançları ile ya köprü veya çeşme yaptırıcı olarak bilinirler. Üryanların bu tercihinin temelinde şüphesiz İslamî yönlendirme vardır.

Çoban kültündeki mistik muhtevayı sadece asa ile su çıkarma örneğinde olduğu gibi yalın bir Muhammet (s.a.v.s.) ümmeti olmakla izah etmek de pek mümkün olmayabilir. Bilgamış/Gılgamış ve Dede Korkut Destanlarını karşılaştıran çalışmalar her iki destandaki Çoban temasını da ortaklık olarak görmüşlerdir.[1][6][/] Sümer kil tabletlerinde Kutsal İnana ile Kutsal Çoban arasında karşılıklı aşk şiirleri yazılıyordu.

Çobanlık Anadolu inanç kültüründe mistik derinliğe ulaşmış iken Eski Türk İnanç Sistemi’nde de diğer mesleklerde olduğu gibi bir pirliğe bağlı idi veya çobanların da bir koruyucu pirleri vardı. Türkmenistan’da Çolpan Ata/ Çulpan Ata bu mevkide ulu bir zattı. Anadolu’da çoban dede ve babaların çokluğu gibi Uluğ Türkistan’da da çok sayıda ulu çolpanlar vardır.

Uluğ Türkistan’da Mir Haydar yelin, Baba Dehkan ekincilerin, Pir Musa koyuncuların piri olarak bilinir.
Çobanlar için konulan bu tespiti doğrulayan başka bulgular da vardır. “Çoban Adaleti” veya “Çoban Kadılığı” diye bilinen bir çocuk oyununda, aralarında tarla ihtilafı olan çocuk köylüler temsili bir tarlayı çoban rolündeki çocuğa taksim ettirir içerisinde pislik bulunan bir toprak yığınını parlağı ile bölerek ayırması ondan istenir. Ağaların toprağını bölen çobana bu oyunda muziplik yapılırken, çoban saflığın, dürüstlüğün temiz kalpliliğin, yardım severliğin temsilcisidir.

Çoban ve çobanlık etrafında gelişen

Çoban Yıldızı, Çoban üzümü, Çobantuzluğu, Çobantarağı, Çobansüzgeci, Çobanpüskülü, Çoban merhemi, Çoban kebabı, Çobaniğnesi, Çobandüdüğü, Çobandeğneği, çoban darağacı, Çobançantası, çoban böreği, çoban aldatan

, türü bitki ve yemek isimleri, çoban ve çobanlığın mistik boyutu olduğunu göstermeyebilir, ancak çoban ve çobanlığa mistik anlam yükleyen örnekler de vardır.

Çobanlarla ilgili halk inançlarında en fazla anlatılan ortak menkıbe, Munzur Baba’da olduğu gibi çobanın hacdaki ağasına helva götürmesi ile ilgili olandır. Anlatıya göre evin hanımına hacdaki ağasına götürmek için helva yaptıran çobanı dinleyince hanım, ‘çobanın canı helva çekti’ diye düşünür ve çobanın dileğini yerine getirir. Zaman yetip ağa hacdan dönünce ve kendisi köyde yokken çobanın uzun süreli köyden ayrılmamış olduğunu da öğrenince kendisini hacı ziyaretine gelen köylülerini, gerçek hacının çoban olduğunu açıklayarak, çobanın ziyaretine yönlendirir. Bunun üzerine “sırrı açık” olunca benzerleri gibi çoban da “Kırklara Karışır” kaybolur. Çoban dedelerin çoban babaların bu tür kerametleri onların zaman ve zeminden münezzeh olduklarını gösterir ki tasavvufta ancak itibarlı mevkilerde olanlara bu tür makamlar nasip olur.

Tasavvufî mertebeler sıralamasında çobanlık veya çobanların üst seviyede bir statüye sahip olduğu ifade edilir.
Bayadmin isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
[center]
MSN Durumu:
[/center]
Alt 10-10-2009   #5
admin
Admin
Üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 3.180

Level: 43 [♥ Webci><img src=Paylaşım: 1450 / 1611
** **** **
Güç: 1060 / 3099
** **** **
Tecrübe: 96%
** **** **

Thanks: 480
Thanked 164 Times in 145 Posts
Tecrübe Puanı: 10 admin is infamous around these parts
Standart GÖktÜrk parasindakİ yazi

Doç. Dr. Haluk BERKMEN

Bir ulusun bağımsız olup olmadığını tedavülde olan paralardaki yazılardan anlayabiliriz. Bağımsız uluslar daima kendilerine ait yazı ve resimleri kullanarak para basmışlardır. Bağımsız olmayan ulusların paralarında ise daima hakim gücün dili ve simgeleri bulunur.
Orta Asya’da belli bir dönem bağımsız olarak varlık göstermiş ve kendi parasını basmış uluslardan biri de Göktürk ulusudur. Üstelik, basmış olduğu madeni sikkeler üzerine kendi yazı tarzı olan Orhun abecesi ile birtakım sözler yazmayı da ihmal etmemiştir. Orhun abecesi bir hece yazısı olduğundan paralara yazılı sözleri okumak bazen hiç de kolay değildir. Hele sözler arasında belirgin bir aralık veya genel gelenekte olduğu gibi iki nokta üst-üste konmamışsa!
Alttaki resimde bir Göktürk parası üzerinde bulunan Orhun abecesine ait aralıksız harfleri görmekteyiz.(Kaynak: Eski Türklerde Para, Osman F. Sertkaya ve Rysbek Alimov, Ötüken yayınları, sayfa 13, İstanbul 2006)

Kaynak kitaptan resimde görülen yazı hakkındaki açıklamaları aynen aktarıyorum:
“Türk alfabesi malum olduğundan burada da bütün harfler malum olduğu için bunun okunması lazım gelmektedir. Burada dikkate çarpan kelimeler arasında iki noktanın olmamasıdır. Bundan ötürü benim sandığıma göre bu iki nokta yerine Türk alfabesindeki s harfi olan “|” işareti kullanılmıştır. Zaten bazan bu iki noktanın ihmal edildiğini biliyoruz.
O halde s’leri iki nokta sayarak okumağa çalışabilirsek de bu suretle de bir mâna elde etmeğe imkân yoktur. Binaenaleyh bu sözü müstesna olarak sağdan sola değil, soldan sağa doğru okumalıdır. Zira o zaman manası olan kelimelere tesadüf edilmektedir. Öyle ise bu paranın yazılarının transkripsiyonu şöyle olur:
Bir : ellien : barım”
Yukarıdaki ifadede belirtildiği gibi yazıyı okumak için iki adet varsayım yapılmıştır.
1) Kelime ayırımı için hiç mevcudiyeti önceden var olmayan ve hiçbir örneği bulunmayan, aslında s harfi olan, düz çizginin kullanılmış olduğu ve
2) Genel uygulamada sağdan sola doğru yazılan sözcüklerin bu örnekte özel olarak soldan sağa doğru yazılmış olduğu,
varsayımlarına rağmen ortaya çıkan ifadenin Türkçe bir anlam taşıyıp taşımadığı tartışma konusudur.
Paradaki yazıyı ben kendi yorumum olarak yukarıda ok ile belirttiğim gibi , sağdan sola doğru ve düz dikey çizgiye “se” sesini vererek okudum. Mavi renkte gösterdiğim sözcükleri soldan sağa doğru yeniden yazarsak
"EMRE BESEN İLLE SERİB"
ifadesi ortaya çıkar. Bu ifadenin anlamını bir miktar açmak gerekir. İlk iki sözcük olan EMRE BESEN sözcükleri ile bu paranın /emredilip basıldığı/ belirtiliyor. Son iki sözcük olan İLLE SERİB ifadesi ise /ile yayıldığı/ yani, tedavüle sokulduğu belirtiliyor. Şu halde dört sözcükteki anlam /Emredilip basıldı ve kullanıma (tedavüle) girdi/ olmaktadır.
İl sözü ile ülkenin ve ser sözü ile de yaymak kast edildiği açıktır. Bugün dahi halıyı seriyoruz. Sergi sözü de /ser/ kökünden türer. Fransızca “dizili” anlamını taşıyan ve dilimize seri olarak girmiş olan /série/ sözünde dahi Ön-Türkçe ser kök sözcüğü bulunabilir. Para üzerindeki ‘ser’ sözü bu paranın Turfan bölgesinde kullanılmış olduğuna işaret ediyor. Zira, dağlık bölgede yaşayan Altay Türkleri düz ova olan Turfan bölgesine Yayık derler.(Kaynak: Ana Hatlarıyla Türk Şamanlığı, Fuzuli Bayat, sayfa 155, Ötüken yayınları, İstanbul 2006) Yaymak ve sermek aynı anlama geldiğine göre, paranın serildiği bölge büyük olasılıkla Göktürklerin yaşamış olduğu doğu Türkistan bölgesidir.
Ayrıca, “besen” (basan) sözcüğünden Türklerin, çok eski dönemlerden beri, para bastıklarını ve para basmanın bir bağımsızlık ifadesi taşıdığını anlıyoruz.
İl sözünün çok kadim bir Ön-Türkçe kök sözcük olduğunu bilinmektedir. Bir önceki 64 sayılı yazımda Truva şehrine İlion veya İlias dendiğinden söz ettim. Keza Türk hakanı İlteriş Kağan adında /İl derleyen/ (ülke toparlayan) anlamı bulunmaktadır.
Yine bir önceki yazımda belirttiğim gibi, iki farklı dönemde ve coğrafyada aynı “basılmış olan” anlamını taşıyan Basileos ile Besen sözlerini paralarında kullanan kültürlerin aynı kökten türemiş olmaları kuvvetle muhtemeldir.
Bayadmin isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
[center]
MSN Durumu:
[/center]
Alt 10-10-2009   #6
admin
Admin
Üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 3.180

Level: 43 [♥ Webci><img src=Paylaşım: 1450 / 1611
** **** **
Güç: 1060 / 3099
** **** **
Tecrübe: 96%
** **** **

Thanks: 480
Thanked 164 Times in 145 Posts
Tecrübe Puanı: 10 admin is infamous around these parts
Standart Avrupa adalarinda Ön-tÜrk kÜltÜrÜ

Doç. Dr. Haluk BERKMEN

Orta Asya kökenli Ön-Türk toplumlarının dünyadaki izlerini sürmek istersek ada kültürlerine yönelmemiz gerekir. Nedeni de, adaların dış saldırılara karşı daha iyi korunmuş olması ve mevcut kültürün oldukça uzun bir süre varlığını sürdürebilmiş olmasıdır. “Ada” deyince, Avrasya kıtasının etrafını saran ve çepeçeve serpilmiş olan adaları kast ediyorum. Örneğin, Pasifik adalarındaki ve Asya kıtasının doğu bölgesindeki adalardan söz ettim. (Bkz. 56 sayılı Pasifik Dağılımı ve 60 sayılı Asya Dağılımının İzleri başlıklı yazılarım)
Akdeniz adalarından Girit, Kıbrıs, Malta ve Korsika adalarında, Ege denizindeki pek çok irili ufaklı adada Asya kökenli kadim kültürün izlerine halen rastlamak mümkündür. Kıbrıs adasında bulunmuş olan yazılı taş belgelerdeki abece hakkında Maurice Pope şu ifadeyi kullanmaktadır:(Kaynak: The Story of Decipherment, sayfa 123, Thames and Hudson yayınevi, Londra, İngiltere)
“Kıbrıs hece yazısı halen anlaşılması mümkün olmayan ve adına Eteokıbrıs denmiş olan bir dilde kayıt tutmak için kullanılmıştır. Üstelik, adada bu yazı tarzından daha eski olan ve Kıbrısın bronz çağından kalma Cypro-Minoan adı takılmış olan bir yazı türü bulunmuştur.”
Cypro-Minoan yazısı Kıbrıs ile Girit adalarına yerleşmiş olan kadim bir kültürün yazısı olduğu kesindir. (Bkz. 49 sayılı Yazının Gelişimi başlıklı yazım)
Alttaki resimde Ege denizindeki Limni adasında bulunmuş olan Lemnos-Kaminia yazıtı görülmektedir. Bu yazıt önce Yunanca okunmak istenmiş, başarılamayınca Ermenice, Dravitçe hatta Kopti dilinde okunmaya çalışılmış fakat bugüne kadar anlamlı bir sonuç elde edilememiştir. Sonuçta “Bu yazı Etrüskçe’dir, o yüzden okunamamıştır”, şeklinde bir yargıya varılmıştır. Oysa ki Orhun abecesindeki harflerin yardımıyla okunduğu taktirde hem Türkçe hem de resimle uyumlu bir ifade ortaya çıkmaktadır. Yazı bustrofedon tarzında, bir öküzün tarlayı sürüşü gibi, sağdan sola başlayıp satır sonunda, ters yönde, soldan sağa doğru devam etmektedir.
En üstteki ilk satır sağdan sola doğru ikinci satır ise soldan sağa doğru okunmalıdır. Ön-Türk yazıtlarında bustrofedon tarzında yazılmış belgeler bulunmaktadır. (Bkz. 38 sayılı Etrüsk Zarındaki Yazılar başlıklı yazım) Limni yazısındaki ilk iki satırı kendi yorumum olarak alttaki resimde görüldüğü şekilde okuyorum. İlk iki satırda resimdeki kişiye hitapla: “AS’ın atası, kam, has babam” yazılmıştır. Söz konusu halkın AS halkı olduğu ve Asya kökenli olduğu anlaşılmaktadır.
Yazıdaki ilk damga AS damgası olup AS, AZ, OZ veya ÖZ şekillerinde dahi okunabilir. Bu özellik Orhun abecesinin bir hece yazısı oluşundan türemektedir. (Bkz. 62 sayılı Finike (Gubla) Abecesi başlıklı yazım) As damgasının yanındaki dikey çizgi IS, İZ veya ESİS şeklinde okunur ve belirleyen olmaktadır. Türkçe ASIZ veya ASI anlamını taşır. Üçüncü harf AT damgasıdır ve zamanla A harfine dönüşmüştür. Birinci sözcük bu durumda As’ın Atası olur. İkinci sözcük açıkça KAM sözü olup resimdeki kişinin bir şaman olduğuna işarettir. Üçüncü sözcük ise soldan sağa AS ABAM olsa da H sesinin tek başına Ön-Türkçe’de bulunmayışından dolayı AS ABAM yazılmış olsa da aslında HAS BABAM anlamını taşıdığı görüşündeyim. ABA veya APA kök sözcükleri ÖN-Türkçe /baba/ demek oldukları biliniyor. Tüm yazıyı bu şekilde okumak mümkündür. Daha fazla ayrıntıya girmeden, bu kısa çözümlemenin yeterli olduğu ve tüm yazıtın Asya kökenli bir Ön-Türk toplumuna ait olduğu görüşündeyim.
Avrupa’nın en batısında bulunan İrlanda, İngiltere ve Orkney adalarında da Asya kökenli bir halkın izlerine halen rastlamak mümkündür. (Bkz. 54 sayılı Pikt Dili ve Yazısı başlıklı yazım)
Geçtiğimiz aylarda basılmış olan The Origin of the British başlıklı kitapta Stephen Oppenheimer İngiltere halkının genetik taramasını yapmış ve şu sonuca ulaşmıştır (kendi çevirim):
İngilizlerin genel genetik görünümüne dayanarak, Keltlerin, Belklerin, Angloların, Jütlerin, Saksonların, Vikinglerin ve Normanların, buzul çağının sona ermesi ile boşalan adalara gelen Bask halkına göre azınlık mülteciler oldukları anlaşılmaktadır.
Yani, İngiliz halkının büyük çoğunluğu Bask halkına yakın genler taşıdığı sonucu ortaya çıkmıştır. Bask halkı ise o bölgeye çok eskiden gelmiş olan Asya kökenli insanlarla aynı geni taşımakta ve Asya kökenli bir dil konuşmaktadır. Zaten Bask adı çok sonradan Fransızca bir isim olup İspanyolca Vasco sözünden dönüşmüştür. İspanyolca Vaca (vaka) sözü /inek/ demek olup, Vasco sözü de /inek besleyen/ anlamını taşır. Ayrıca, İspanyolca öküz için /buey/ ve boğa için /toro/ dendiğine de dikkatinizi çekmek isterim. Buey sözündeki BU kök sözcüğü için 28 sayılı Ön-Türk Harflerinin Kökeni başlıklı yazıma ve TORO (Tur-OSK) sözü için 6 sayılıOk Di
Bayadmin isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
[center]
MSN Durumu:
[/center]
Alt 10-10-2009   #7
admin
Admin
Üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 3.180

Level: 43 [♥ Webci><img src=Paylaşım: 1450 / 1611
** **** **
Güç: 1060 / 3099
** **** **
Tecrübe: 96%
** **** **

Thanks: 480
Thanked 164 Times in 145 Posts
Tecrübe Puanı: 10 admin is infamous around these parts
Standart Orta asya belgelerİ

Doç. Dr. Haluk BERKMEN

Orta Asya bölgesinin bir zamanların önemli bir kültür merkezi olduğundan söz ettim. (Bkz. 31 sayılı Kara Khoto-Tangut-Kutsal Güneş başlıklı yazım) Kara-Khoto’nun batısında ve günümüzde Gobi çölü tarafından yutulmak üzere olan önemli bir şehir bulunmaktadır. Çin’in Kansu bölgesinde bulunan bu şehir Tung Huang, Dunhuang veya Dunwang adları ile anılmaktadır. Tung sözü ile Tunguz, Tangut, Tankut ve Tangadlarının ilişkili olduğu görüşündeyim. Huang ise doğrudan Türk Hanına işarettir. (Bkz. 18 sayılı Khang/Kagan – Dingir/Ra başlıklı yazım) Çeşitli şekillerde telaffuz edilen bu şehrin adına, Türkçe olarak, pekala Tunghan diyebiliriz.
Tunghan şehri belli bir dönemde, uzun bir süre, büyük bir kültür merkezi idi. 1906 ile 1908 yılları arasında bu şehri ziyaret etmiş olan Fransız dil bilimci Paul Pelliot (1878-1945) bir oda dolusu el yazmasından 6,000 kadarını çok ucuz bir fiyata satın alarak Fransa’ya taşımıştır. Toplam sayısı 50,000 kadar olan bu yazmalar ve resimler günümüzde dünyanın 29 farklı müzesinde bulunuyorlar. Alttaki resimde solda yazmaların bulunduğu odada çömelmiş olan Paul Pelliot ve sağda Türkçe Orhun abecesi ile yazılı kısa bir bölüm görülmektedir.
Bu yazıtların Türk Orhun abecesi ile yazılmış olanları çoğunluktadır. Alttaki resimde solda bu yazıtlardan kısa bir bölümü ve sağında Orhun abecesini görmekteyiz. Yazıtın bu bölümünü üç farklı uzman okumuşlardır. Bunlardan ilki Türk yazıtlarını toplayıp kitap halinde yayınlamış olan Hüseyin Namık Orkun’dur. Kendisi bu kısmı okuyup Eski Türk Yazıtları başlıklı eserinde yayınlamıştır. (Kaynak:Türk Dil Kurumu Yayınları 529, sayfa 288, Ankara, 1987) Daha sonra, aynı yazıyı Kâzım Mirşan ve Selahi Diker beyler de ufak farklar getirerek benzer şekilde okumuşlardır.
Yazmadaki bu kısa bölüm bir yemin törenini anlatmaktadır. Günümüz Türkçe’si ile yukarıdaki yazılı metni kendi anlayışım çerçevesinde aktarıyorum:
"Yemin töreninin beşinci ay on sekizinde bilge lider (biligüç öngül) ile büyük başlangıcı oldu. (on başlangıp kelti) Yabgu Tutuk, Buzaç Tutuk, Öre Börtü Tutuk, Altun Tay Sangun yardımcılık eder. (yarıtmalık erür) Ardından Öz Apa Tutuk adlı yüksek kağanımız (ol ongtu kangımığ), Ok adlı yüz otuz er geliriz. (keltimiz)"
Parantez içinde ve kırmızı harflerle belirttiğim ifadeler yazıtta kullanılmış olan o günün Türkçe’sine ait gerçek sözlerdir. Öngülsözünün öncü (lider) demek olduğunu ve ol ongtu ile yükselmiş (yönetici olmuş) anlamına geldiğini görüyoruz.
Ön-Türk toplumlarında, en eski tarih öncesi dönemlerden itibaren yemin törenlerinin kayda geçirilecek kadar önemli olduklarını görüyoruz. Bu törenler büyük topluluklar karşısında yapılır, yemin eden kişi “Tolu” denen bir kutsal içeceği içerdi. (Bkz. 17 sayılı Akhenaton, Khan, Aton başlıklı yazım) Kutsal içeceğin kabı ise genelde içi boş dağ keçisi boynuzu olurdu. Bu tür bir kabın seçimi tesadüf eseri olmayıp /yükselme, yüksekte durma/ kavramını da içermekte idi.
Ayrıca yazıdaki sözcükler iki nokta üst-üste ile ayrılmaktadırlar. Aynı özelliği hem İtalya’daki Osk yazıtlarında, hem de Girit adasındaki Lineer-A yazıtlarında görmekteyiz. (Bkz. 49 sayılı Yazının Gelişimi başlıklı yazım) Yazı tarzının bu özelliği de tesadüf eseri olamaz. Öyle anlaşılıyor ki, farklı coğrafyalara göç etmiş olan, fakat aynı kök kültürden türemiş olan insanlar gittikleri bölgelerde hem yazı tarzlarını hem de geleneklerini korumuşlardır.
Bayadmin isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
[center]
MSN Durumu:
[/center]
Alt 10-10-2009   #8
admin
Admin
Üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 3.180

Level: 43 [♥ Webci><img src=Paylaşım: 1450 / 1611
** **** **
Güç: 1060 / 3099
** **** **
Tecrübe: 96%
** **** **

Thanks: 480
Thanked 164 Times in 145 Posts
Tecrübe Puanı: 10 admin is infamous around these parts
Standart TÜrkÇe’nİn lehÇelerİ

Kadim Bilgelik

Maya-Mısır-Asya-Anadolu Ortak Kültürü 48

Doç. Dr. Haluk BERKMEN



Günümüzde Asya kıtasının hemen hemen tümüne yayılmış olan Türk toplumlarının ortak dili Türkçe olsa da, lehçe ve ağızlarda oldukça önemli farklılıklar bulunmaktadır. Türk lehçeleri 6 büyük guruba ayrılabilir. Bunlar:
  • Güney-batı Oğuz Türkçe’si(Anadolu, Azeri, Asya ve Irak Türkmenleri) Kuzey-batı Kıpçak Türkçe’si(Tatar, Başkır, Kazak, Karakalpak, Nogay, Kumuk, Karaçay-Balkar, Khazar ve Gagavuz) Güney-doğu Çağatay Türkçe’si(Özbek, Kırgız, Kazak) Orta-Asya Türkçe’si(Altay, Tuva, Sarı Uygur ve Doğu Türkistan) Kuzey-doğu Türkçe’si(Yakut) Çuvaş Türkçe’si
Tüm bu Türkçe lehçeleri ufak ayrıntılar içerseler de ortak bir köke dayandıkları şüphesizdir. Kök Türkçe ise binlerce, hatta on-binlerce yıl geriye giden Ön-Türkçe olarak tanımlanabilir. Asya kıtasından dört bir yana dağılan Ön-Türk toplumlarının dillerini 39 sayılı, Güneş Dilinden Türeyen Diller başlıklı yazımda gösterdim. Oradaki tabloda kısaca belirttiğim ölü dillerden Etrüskçe, Sümerce, Elamca, Hurri ve Hitit dilleri ile Kıbrıs ve Girit dilleri de ön-Türkçe ile yakından ilişkili dillerdir. Halen yaşayan, Türkçe’nin lehçelerinden bazı örnekler sunayım.

Azeri Türkçe’si: Beş il bundan gabag (Beş yıl önce)
Avtobusa gabagdan bin, daldan düş (Otobüse önden bin, arkadan in)
Gagavuz Türkçe’si: Laflanmışlar gitmee (Gitmeye sözleşmişler)
Tutunduk yeniycee işe, neçinki yeskiycesine büün yok nasıl yaşama. (Yeniden işe koyulduk ama eskisi gibi
yaşam yoktur.)

Tatar Türkçe’si: Atılık dustlar alga taban (İleri atılalım dostlar)

Ana şatlığınnan cılap ciberde (Anne mutluluktan ağladı)
Karakalpak Türkçe’si: Ağaynim, men bunı tüsinbeymin (Ağam, ben bunu anlamıyorum / düşünemiyorum) Onı heş neerse kızıktırmaydı (Onu hiçbir şey ilgilendirmiyor / kızıştırmıyor)
Nogay Türkçe’si: Tauu tauuga yolukpas, edem edemge yolıgar (Dağ dağa kavuşmaz, adam adama kavuşur) Men barayak eken, men mutıp kaldım (Ben gidecektim / varacak iken, fakat unutup kaldım)
Kumuk Türkçe’si: Yer günnü aylanasından aylana (Dünya güneşin etrafında dolanır / eylenir) Sütte auğzu bişgen suvuk suvnu üfürüp içer (Ağzı sütten yanan / pişen soğuk suyu üfleyip içer)
Karaçay-Balkar Türkçe’si: Men kesimi cangılganımı angılayma (Ben kendi yanılgımı anladım) Anı caşağu alkın allındadı (Onun yaşamı önündedir / elindedir)
Özbek Türkçe’si: Tuşuneemen, emme ceveb kaytere elmeymen (Anlıyorum ama cevap veremiyorum) Uleer birbiri bileen geprişmeydi (Onlar birbirleri ile konuşmuyorlar)
Uygur Türkçe’si: Men her yekşembe küni teatrga baridiganmen (Ben her Pazar günü tiyatroya giderim / varırım) Pulni poçta arkilik evettim (Parayı eve posta ile yolladım)
Kırgız Türkçe’si: Men kün sayın erte turamın (Ben her gün / sayılı günde erken kalkarım) Al oğru, mına oşonduktan iştebeyt (O hastadır / ağrıyor, bu yüzden çalışmıyor)
Tuva Türkçe’si: Kandığ amıradıp çor siler? (nasılsınız?) Kaş harlığ siler? (Kaç yaşındasınız?) Bejen harlığ men (Elli yaşındayım)
Türkçe’ninlehçelerine ait bu cümleler The Turkic Speaking Peoples(Prestel yayınları, 2006, Almanya)adlı kitaptan (Talat Tekin’in makalesinden, sayfa 31-53) alıntıdır.
[/COLOR]
Bayadmin isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
[center]
MSN Durumu:
[/center]
Alt 10-10-2009   #9
admin
Admin
Üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 3.180

Level: 43 [♥ Webci><img src=Paylaşım: 1450 / 1611
** **** **
Güç: 1060 / 3099
** **** **
Tecrübe: 96%
** **** **

Thanks: 480
Thanked 164 Times in 145 Posts
Tecrübe Puanı: 10 admin is infamous around these parts
Standart Asya kÖkenlİ barinaklar

Doç. Dr. Haluk BERKMEN

Orta Asya’nın dağlık ve düzlük bölgeleri arasında yarı-göçer olarak yaşayan Ön-Türk toplulukları yazın sıcak günlerinde yüksek yaylalara yerleşir, kışın ise düz ovalara inerlerdi. Bu yaşam tarzına en uygun barınak türü kolay kurulup kolay sökülen çadırlardı. Çadırlar genellikle keçi kılından örülmüş keçe kumaşlarla örtülürdü.
Çadırların şekli yuvarlak olup geniş tabanlı ve sivri tepeli, dağ görünümünde idiler. Çadır sözü çatmak /uzun dalları tepede birleştirmek/ sözünden türer. Kazak Türkleri bu yapıya Ger adını verirler. Ger sözü de /kumaş veya hayvan postlarını germek/ anlamını taşır. Bering boğazı üzerinden Asya’dan Amerika kıtasına geçmiş olan Ön-Türk toplumları barınaklarına Tipi adını vermişlerdir. Tipi sözü de /tepe/ (dağın tepesi) sözünden türemiştir.
Resmin sol üst köşesinde bir Etrüsk mezarı görülüyor. İtalya’nın Cerveteri kasabasında bulunan bu yapıların yuvarlak kubbeli ve dikdörtgen şeklinde girişli oluşları tesadüf değildir. Yapının şekli tümüyle Asya kökenli Türkmen çadırını ve Kazak Ger’ini andırmaktadır. Etrüsk kültürünün Asya kökenli olduğunu çeşitli yazılarımda belirttim. (Bkz. 15 ve 38 sayılı yazılarım)
Osmanlı camii mimarisindeki kubbe şeklinin Bizans kilise kubbelerinden esinlendiği söylenir. Oysa ki Türk mimari tarzında, kubbe şeklinde barınaklar inşa etmek çok eski dönemlere kadar uzanır. Aslında, alıntının sanıldığı gibi Bizans yapılarından olmadığı, tam tersine, Bizans kubbe mimari şeklinin Türkmen çadırlarından ve Anadolu’ya gelmiş olan Kazak boylarının Ger barınaklarından esinlendiği görüşündeyim.
Resmin sağ üst köşesinde ise bir Amerika kızılderili boyu olan Sioux (su) halkının barınağı görülüyor. Bu çadır şeklinin Kuş kültürüne ait ehramlara olan benzerlikleri çarpıcıdır. (Bkz. 22 sayılı Kadim Mısırda Piramitler, başlıklı yazım)
Kazak halkı Kazakistan’da Kazakça denen Türkçe’nin bir lehçesini konuşur. Size birkaç Kazakça örnek cümle sunayım:
Mağan konak üyge baratın joldı körsetingizşi.
(Bana otelin yolunu gösterebilir misiniz)
Men sizben koştaskalı keldim.
(Ben size hoşça kalın demeye geldim)
Bu ifadede hoşça kalın ile /koştaskalı/ sözcükleri arasındaki benzerlik çarpıcıdır.
Ol ağruğ, sonduktan jumıs istemeydi.
(O hastadır, bu yüzden çalışmak istemiyor)
Kazakça hastasözünün karşılığı /ağruğ/ olup, ağrı çekmek, bir yeri ağrımak ile ilişkilidir. Sonduktan sözü ise /sonuç olarak, bu yüzden/ demek olmaktadır. Görüldüğü gibi Kazakça bir Türkçe lehçesi olarak anlaşılması oldukça kolay olan bir yapıya sahiptir.
Bayadmin isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
[center]
MSN Durumu:
[/center]
Alt 10-10-2009   #10
admin
Admin
Üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 3.180

Level: 43 [♥ Webci><img src=Paylaşım: 1450 / 1611
** **** **
Güç: 1060 / 3099
** **** **
Tecrübe: 96%
** **** **

Thanks: 480
Thanked 164 Times in 145 Posts
Tecrübe Puanı: 10 admin is infamous around these parts
Standart Hazar tÜrklerİ

Doç. Dr. Haluk BERKMEN
Khazar halkı Orta Asya kökenli bir Türk boyu olup MS. 5. yüzyıldan 13. yüzyıla kadar varlıklarını sürdürmüşlerdir. Zamanla çevrelerini Kiev Rusları ile Bizans imparatorluğu batı ve güney-batı sınırlarında Hıristiyan dininin baskısını arttırıyordu. 10. yüzyıldan itibaren de güneyden ve güney-doğudan gelen İslam orduları ile savaş halinde oldular. Bu iki güçlü dini baskıya karşı koymak için Hazar yöneticileri Musevi dinine geçmeyi kendi bağımsızlıklarını korumak açısından daha uygun buldular. (Kaynak: 13. Kavim, Arthur Köstler, 1976, ve The History of the Jewish Khazars, Douglas M. Dunlop, 1967)
Dilleri Türkçe olan ve yazıları da Orhun abecesine son derece benzeyen bu ulusun -1200’lü yılları sonlarına doğru- Moğol saldırıları sonunu getirmiştir. Batıya ve güney-batıya doğru dağılmak zorunda kalan Hazar halkı Bulgarlara, Macarlara ve Almanlara karışarak tarih sahnesinden silinmişlerdir.
Hazar denizi adını Hazar adından alır. Asıl şekli KHAZAR olan bu adın aslı OKH-AS-ER olup, OK ve AS boylarının erleri oldukları anlaşılıyor. KHAZARİA adının ise, OKH-AS-ER-ÖYÜ (KHASER ülkesi) anlamına gelmektedir. İyi ata binen Khazar savaşçıları batıdaki ordularda Hussard olarak görev almışlardır. Yakın tarihe kadar Hazar halkının küçük topluluklar halinde Litvanya’da ve Ukranya’da Kırım yarımadasında yaşadıkları biliniyor.
Ukranya’nın başşehri olan Kiev de Hazar Türkleri tarafından kurulmuştu. Kiev adı KIYI-EV sözlerinin bitişmesi sonucu oluşmuştur. (Kaynak: An Introduction to the History of Khazaria, Kevin Alan Brook, 1999) Diğer Khazar şehirleri Sarkel, Atil (Etil), Tmutorokan, Kerç ve Samander.
Hazarların yazısına bir örneği üstte görüyoruz. Bu altı harfli Hazar sözcüğü 10. yüzyılda yazılmış olan bir mektubun en altında kayıtlı olan OKHQURÜM sözüdür. (Kaynak: Yukarıda verilen Kevin Alan Brook, 1999) Sağdan sola doğru ilk harf Orhon abecesinden dönüşerek değişime uğramış OKH sesini veren şekildir. Daha sonra bu şeklin bilinen K harfine dönüştüğünü gördük. (Bkz. 9 sayılı Khan-Khut-Khanum başlıklı yazım)
Alttaki kırmızı harfler değişikliğe uğramamış Orhon harfleridir. Ortada bugün kullanmakta olduğumuz Latin harfleri ve en üstte asıl KHAZAR harfleri görülüyor. Anlaşılan okuyan kişi OKUDUM yazmak yerine OKURUM şeklinde geçmiş zaman yerine geniş zamanı kullanmayı tercih etmiştir.
Size Khazar Türkçesinden birkaç örnek cümle sunayım:
Kaytmamen artkarı sezimden. (Sözümden asla dönmem)
Bu ifadede Kaytmamen, bugün biraz da argo olmuş /kaytarmam/ olmaktadır. Artkarı ise “art” /geri/ demek olduğundan /geriye dönmem/ demektir. Sezimden ise açıkça /sözümden/ olmaktadır. Ancak cümlenin devrik olduğuna dikkat çekmek isterim.
Da algışladı allarnı tangrı. (Ve onları Tanrı kutsadı)
Bu ifadede baştaki “da” bizim kullandığımız /ve/ olmaktadır. Algışladı ise /alkışladı/ yani kutladı veya kutsadı anlamını taşıyor. Allarnı sözü ise /onları/ demek oluyor.
Sendir otnu suvba, yamanlıknı dostlukba. (Ateş suyla, düşmanlık dostlukla söndürülür).
Bu ifadede sendir /söndür/, suvba /suyla/, yamanlıklı /düşmanlık/ olduğu görülmektedir.
Bayadmin isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Bookmarks

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı

Hizli Erisim

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Türk Sineması Geniş Arşiv bülentaydın Türk Sineması 5 06-28-2010 11:48
Hun Kültürü Geniş Bilgi admin Türk Kültürü 0 09-22-2009 13:33
TÜrk Çay kÜltÜrÜ / detayli bİlgİ / admin Türk Kültürü 0 09-22-2009 12:59
TÜrk kÜltÜrÜ ÖzgÜn yorumlar admin Türk Kültürü 0 09-22-2009 12:55
Küreselleşmenİn Yiprattiği Geleneksel TÜrk Halk Kültürü bülentaydın Küresel Yozlaşma 0 09-20-2009 03:19

Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 15:04.
Design by trweb Edebiyat Sahili

Powered by vBulletin® Version 3.8.4
Copyright ©2000 - 2010, Jelsoft Enterprises Ltd.