| Edebiyat Sahili »EDEBİYAT AJANDASI »Türk Edebiyatı » Edebiyat |
| Türk Edebiyatı Türk Edebiyatı Geniş Arşiv |
![]() |
|
|
Seçenekler | Stil |
|
|
#1 | |||||||||
|
Admin
Üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 3.180
Level: 43 [ Paylaşım: 1450 / 1611 Thanks: 480
Thanked 164 Times in 145 Posts
Tecrübe Puanı: 10
![]() |
Günümüzde mutasyona uğrayan " Edebiyat " sözcüğü, Evrenin ilk şiiri olan " seni seviyorum " tümcesinden beri var olmakta.
Bireyin sonsuza dek içinde taşıdığı dünyayı bazen eserlere yansıttığı; bazen de okurken içinde kaybolduğu geniş bir kurmaca dünyasıdır Edebiyat. Edebiyatın en anlamlı yanı da hayatı, insanı, toplumu... Yaşanan ve yaşanması gereken her şeyi ele almasıdır. Kanaatimce bireylerin Edebiyatla muhatap olabilmesi için Edebiyat' ı ticari bir kalkınma aracı olarak değil de; haz veren, şevk veren bir sanat olarak görmeli, oksijenle değil Edebiyatla yaşamalı... 08/07/2009 İlteriş Bülent AYDIN ![]() |
|||||||||
![]() |
|
| The Following User Says Thank You to admin For This Useful Post: | bülentaydın (12-10-2009) |
|
|
#2 | |||||||||
|
Admin
Üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 3.180
Level: 43 [ Paylaşım: 1450 / 1611 Thanks: 480
Thanked 164 Times in 145 Posts
Tecrübe Puanı: 10
![]() |
![]() ![]() ![]() ![]() ![]()
|
|||||||||
![]() |
|
|
|
#3 | |||||||||
|
Admin
Üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 3.180
Level: 43 [ Paylaşım: 1450 / 1611 Thanks: 480
Thanked 164 Times in 145 Posts
Tecrübe Puanı: 10
![]() |
![]() ![]() ![]() Edebiyat, Arapça kökenli bir kelimedir. Arapça e-d-b kökünden türetilmiştir. “Edep” kelimesi, “güzel ahlak, söz ve yazı bakımından yanlışa düşmekten sakınan ilim” anlamına gelmektedir. Edebiyat, düşünce ve duyguların, söz ya da yazı halinde güzel ve etkili bir şekilde anlatılması sanatıdır. Recaizade Mahmut Ekrem, edebiyatı “fikirleri terbiye edici, vicdanı arındırıcı” olarak kabul etmiş, onu güzel sanatlar için açılan bir bayiî olarak görmüştür. Şairin ise yazarken ahlâk hocalığı yapmadığını ve yapmaması gerektiğini ileri sürmüştür. Şinasi, edebiyatı “insana iyi huy öğreten fen” anlamında, Namık Kemal ise, “faydalı bir eğlence” anlamında görmüştür. Ünlü yazarlarımızın tanımlarından şunu görmekteyiz ki edebiyat göreceli bir kavramdır. Edebiyat için çeşitli tanımlar verebiliriz ancak edebiyatı genel anlamda tanımlarsak; “Geniş anlamıyla edebiyat, bir milletin tüm yazılı eserleridir. Dar anlamında ise edebiyat, düşünce ve duyguların, söz ya da yazı halinde güzel ve etkili ,sanatkârane bir şekilde anlatılması sanatıdır.” Edebiyat Sanatı İnsanoğlu tarih boyunca her anlamı (tasarımlar, kavramlar, önermeler, varsayımlar, algılar, vs.) duru bir şekilde ifade etmeye çalışmıştır. Peki, bunu başarabilmiş midir? Tarihin tozlu sayfalarına bir demire kazınan bir yazı gibi işlenen deneyimler göstermiştir ki insanoğlu bunların bir kısmını ifade etmiştir. İfade edemediklerini de anlatılamayan duyguların denizi olan şiir ile ifade etmeye çalışmıştır. Buna dayalı olarak da eski çağdan beri şiirin kutsallıkla bezeli olduğuna inanılmış, divan edebiyatı şairleri de bu inanç doğrultusunda şiirlerini “mutlak/ideal güzel”i yaratmak gayesine yöneltmişlerdir. Bu mutlak güzelliğe ulaşmak için kendi hayal dünyalarına yelken açarak “Hüsn-i mücerred” denilen soyut güzelliği doğayla ilişkilendirerek yaratmaya çalışacaklardır. Şairlerin kaynağı nedir? Hepimizin bildiği üzere şairlerin kaynağı “ilham”larıdır. Peki, şairin ilham kaynağı nedir? Şairin muhayyilesidir (hayal edilen, hayal gücü). Şair ve şiir için tarih boyunca çeşitli benzetmeler yapılmıştır. Bunlardan bazıları şunlardır: Sözgelimi “tuti-ayna-şeker:söz”, “bülbül-gül-gülzar:şakımak”, “gavvas(dalgıç)-derya-sedef:inci” üçlemelerinde, “tuti-bülbül-gavvas”şair’i, “söz-şakımak-inci” ise şiiri temsil eder. Edebiyat sanatı, “dil”in içinde şairin ifade edemediği veya gereği gibi anlayamadığı “söylenemeyen”i, kendine has yöntemler ve kendine ait araçlar ile, açık adıyla edebi sanatlar yoluyla söylemeye çalışmıştır. Aşağıdaki, Mevlana’nın Mesnevisinden alınan parçayı dikkatlice okursak bunu daha iyi şekilde görebiliriz: “Savaşta atların sesini duyarsın; kuşların sesini dolaşırken duyarsın. Birisi kinciliğinden, diğeri beraberlikten; o biri zahmetten diğeri sevinçtendir. Onların halinden uzak olan kişiye göreyse sesler aynıdır… Herkesin kaynayışı, doğruluk kaynayışı da, yalan ve riya kaynayışı da sana “gel” der; Yüz tanıyan camdan koku almıyorsan git, koku tanıyan bir dimağ (beyin) elde et; o gül bahçesinde dolaşan dimağı. Yakupların gözünü de o aydınlatır.” Edebiyat sanatı, değişikliklerin hat safhada yayınlandığı, sürekli yenilenen, gelişen, farklı yorumlara tâbi olan bir sanattır. Orhan Akay bunu şu şekilde belirtmiştir: “Edebiyat sanatının gücü de, zaafı da kullandığı malzemeden ileri gelmektedir. Güzel sanatların hiçbir malzemesi, edebiyatın ifade vasıtası olan “söz” kadar değişikliğe uğramamıştır. Söz’ün dil hâline gelişi, dilden dillerin doğuşu, onlardan lehçelerin, şivelerin, ağızların ortaya çıkışı, bunların alış-verişleri; kelimelerin doğuşu, ölüşü, mana değiştirişi, eklerle ve başka kelimelerle yeni anlamlar kazanışı, mecazlı kullanışları; sanatkârların, filozofların, ilim adamlarının onlara şahşî anlamlar yükleyişi, sonra bu anlamların unutuluşu, çağlar sonra yeniden yorumlanışı, tazelenişi, canlanışı…” Burada edebiyat sanatının ne kadar zengin olduğunu, sürekli bir devinim içinde olduğunu duru bir şekilde görmekteyiz. Edebiyat sanatının ne kadar zengin olduğunu yukarıda sizlere belirtmeye çalıştım… Ancak, bu zenginlik her şeyi ifade etmeye yetiyor mu? Bunu ünlü şairimiz Orhan Veli’nin şu ünlü şiiri ile cevaplayalım; Anlatamıyorum Ağlasam sesimi duyar mısınız, Mısralarımda; Dokunabilir misiniz, Göz yaşlarıma, ellerinizle? Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel, Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu Bu derde düşmeden önce. Bir yer var, biliyorum; Her şeyi söylemek mümkün; Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum; Anlatamıyorum Orhan Veli Kanık İşte bu şiir, en güzel şekilde belirtmektedir edebiyat sanatının her türlü anlamı tasvir edemediğini. Edebiyat sanatı sizce tasvir edebilir mi her şeyi? Bence edebiyat ne kadar yazın türü çıkarırsa çıkarsın (makale, roman, şiir, deneme, vs.) her şeyi tasvir edemez. Ancak, edebiyat düşlerimizi, hayallerimizi ve söyleyemediklerimizi sonsuza dek anlatacak, eksik de olsa… Kaynak Bu yazımda Prof. Dr. İlhan Genç’in “Edebiyat Bilimi” adlı eserinden yararlandım. Ayrıca bkz; Mine MENGİ, “Mazmun Üzerine Düşünceler”, Divan Şiiri Yazıları, ANKARA, 2000 Muhsin MACİT, “Divan Estetiği” Eski Türk Edebiyatı El Kitabı ANKARA, 2002 Mevlana, “Mesnevi” Orhan AKAY, “Sanat ve Edebiyat Yazıları”, İSTANBUL, 1990 ALİ KEMAL YILDIZ |
|||||||||
![]() |
|
|
|
#4 | |||||||||
|
Admin
Üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 3.180
Level: 43 [ Paylaşım: 1450 / 1611 Thanks: 480
Thanked 164 Times in 145 Posts
Tecrübe Puanı: 10
![]() |
|
|||||||||
![]() |
|
|
|
#5 | |||||||||
|
Senarist
Üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 900
Level: 26 [ Paylaşım: 128 / 644 Thanks: 328
Thanked 82 Times in 69 Posts
Tecrübe Puanı: 10
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
Edebiyat hakkında söyleşiler, makaleler, görüşler.. Fanzin Size ait olan tüm eserler bir fanzin malzemesi olabilir aslında. Çünkü siz ne yapmak, nasıl yapmak isterseniz “Fanzin” odur. Tuttuğunuz günlüğü, karaladığınız şiiri, kestiğiniz bir gazete veya dergi sayfasını fanzine dönüştürebilirsiniz. Fanzin, en basit tanımıyla: Kuralsız yayınlardır. Gazete ve dergiden farklı olarak; genellikle fotokopi yöntemiyle çoğaltılır, yazarları kendilerini deşifre etmeyecek isimler kullanır, tiraj amacı, buna bağlı olarak popülerlik amacı yoktur, dağıtımı parasız ve basit yöntemlerle yapılır ve bağımsız olurlar. Kuralsız olması, kural tanımayanların yayını olmasını sağlar ve sokağın, alt kültürün, kaybedenlerin, gerçeği bilenlerin haykırışı olarak ortaya çıkar. Hiçbir fanzin, kazanç amaçlı oluşturulmamalıdır, sponsor bulmamalı veya şöhret olmak için kullanılmamalıdır. Çünkü tüm bunlar da kurala bağlı ve kurala bağımlı şeyleri gerektirir. Günümüzde tanınan birçok yazar, ilk olarak fanzinlerle yola çıkmıştır. Daha sonra fanzinlere bağlı kalarak, ya yayınevi kurmuş ya da onlarca kitap yazmışlardır. Ancak yine de fanzinlere olan destekleri ve ilgileri sürmektedir. Her zaman ilginç tasarımlarıyla(çoğu kez cut-out:kes-yapıştır yöntemiyle), vurucu yazılarıyla, cesaretleriyle ayrı bir yere sahip fanzinler, aslında edebiyatın pek bilinmeyen bir köşesinde kalır. Zaten amaç budur!.. Her ülkede binlerce örneği bulunan bu aykırı yayınları, çoğu kişi bilmeden de olsa oluşturmuştur. Bir araştırma yapacak olursanız –özellikle İstanbul, Ankara, İzmir’de- birçok kitapevinde veya sahafta fanzinlere rastlarsınız. Ancak genelde periyotsuz olmaları işinizi zorlaştıracaktır. Türkiye’de tahmin edilemeyecek kadar fanzin basılmış, bazıları arkadaşlar arasında bilinen, bazılarıysa efsaneleşmiş, örnek alınan fanzinler olmuştur. Fanzin’in sabit bir konusu yoktur; edebiyatın her yazın türü, resim, müzik, yaşam, kültür, siyaset vs. fanzin içeriğinde olabilir. Tek sayfa, kırk sayfa ya da yüz sayfa da olsa fanzin fanzindir. Ne de olsa kural yok! ROMAN Olmuş veya olması muhtemel olayların anlatıldığı uzun yazılardır. İlk örneklerini 15.y.y. da Fransız yazar Rabelais vermiştir. Ancak asıl niteliklerini Romantizm ve Realizm akımları döneminde kazanmıştır. Roman belli bir olay etrafında gelişir ve olaylar ayrıntılarıyla anlatılır. Çoğu zaman şahıs kadrosu geniştir. Kişiler ayrıntılı olarak tanıtılır. Çevrenin tanıtımına özen gösterilir. Temsil ettiği akıma göre romantik roman, natüralist roman, realist roman; konusuna göre aşk romanı, toplumsal roman, polisiye roman, macera romanı gibi isimler alır. Türk edebiyatında Tanzimat’tan sonra görülür. İlk örneği Şemseddin Sami’nin Taaşşuk-ı Talat ve Fıtnat adlı romanıdır. Batı romanı ölçüsünde en başarılı romanı Halit Ziya Uşaklıgil yazmıştır. Namık Kemal, Mehmet Rauf, Reşat Nuri, Yakup Kadri, Peyami Safa diğer ünlü romancılarımızdır. HİKAYE Anlatımı bakımından romana benzeyen, ancak romandan daha kısa yazı türüdür. Hikâyede olaylar genellikle yüzeyseldir. Kişiler çoğu zaman hayatlarının belli bir ânı içinde anlatılır. Genellikle kişilerin tek yönü üzerinde ( çalışkanlık, titizlik, korkaklık vs. ) durulur. Bu da romanda aynı dönemlerde oluşmaya başlamış ve özellikle Realizm döneminde önemli bir tür haline gelmiştir. İki tür hikâye görülür. Bunlar klasik hikâye ve modern hikâyedir. Mauppasant tarzı da denilen kilasik hikâye yukarıda anlattığımız özelliğe uyar. Çehov tarzı denen modern hikâyede ise belli bir kişi olmadığı gibi belli olaylar da çoğu kez yoktur. Yazarın kendiyle sohbet ediyormuş gibi bir anlatımı vardır; çoğu kez birinci kişinin ağzından anlatıldığı olur. Türk edebiyatında yine Tanzimat’la görülmeye başlanan hikâye türünde Halit Ziya, Ömer Seyfettin, Memduh Şevket, Sait Faik önemli eserler vermişlerdir. MASAL Halk dilinde anlatılarak oluşan sözlü edebiyat ürünüdür. Bir yazar tarafından sonradan yazıya geçirilmiştir. Masallarda olaylar tamamen hayal ürünüdür. Yer ve zaman belli değildir. Kahramanlar insan üstü özellikler gösterir. İyiler hep iyi, kötüler hep kötüdür. İyiler ödüllendirilir, kötüler cezalandırılır. Masallarda eğiticilik esastır. Çoğu kez evrensel konular işlenir. Dünya edebiyatında Kelile ve Dimne, Binbir Gece Masalları ünlüdür. Türk edebiyatında Keloğlan en tanınmış masal kahramanıdır. Eflatun Cem Güney masallarımız derlemiş ve bir kitap halinde yayımlamıştır. DENEME Yazarın herhangi bir konudaki görüşlerini, kesin kurallara varmadan, kanıtlamaya kalkmadan, okuyucuyu inanmaya zorlamadan anlattığı yazı türüdür. Deneme yazarı görüşlerini aktarırken samimi bir dil kullanır. Kendi diliyle konuşuyormuş gibi bir hava içindedir. Deneme her konuda yazılabilir. Ancak daha çok tercih edilen konu her devrin, her ulusun insanı ilgilendiren, kalıcı, evrensel konulardır. Ele alınan konu çoğu zaman derinleştirilerek anlatılır. Denemenin özelliğini Nurullah Ataç’ın şu sözleriyle özetleyebiliriz: “ Deneme, ben’in ülkesidir. ‘Ben’ demekten çekinen, her görgüsüne, her görevine ister istemez bir parça kattığını kabul etmeyen kişi denemeciliğe özenmesin.” Denemenin ilk örneklerini Fransız yazar Montaigne vermiştir. Daha sonra İngiliz yazar Bacon türü geliştirmiştir. Edebiyatımızda Cumhuriyet’ten sonra görülmeye başlanan bu türde Nurullah Ataç, Suut Kemal Yetkin, Sebahattin Eyüboğlu, Ahmet Haşim güzel örnekler vermişlerdir. FIKRA Yazarın gündelik olayları özel bir görüşle, güzel bir üslupla, hiç kanıtlama gereği duymadan yazdığı kısa günübirlik yazılardır. Bu tür yazıları nükteli hikâyecikler biçimindeki Nasrettin Hoca fıkralarıyla karıştırmayalım. Fıkra, bir gazete yazı türüdür. Gazetenin belli bir köşesinde genel bir başlıkla yazılan fıkralarda mesele kısaca incelenir ve mutlaka bir sonuca varılır. Daha çok alaylı bir dille, bazen eleştiri bazen sohbet tarzında yazılır. Okuyucuyla sohbet ediyormuş gibi bir hava hâkimdir yazılarda. Edebiyatımızda özellikle Ahmet Rasim fıkralarıyla tanınır. Daha sonra Ahmet Haşim, Refik Halit, Peyami Safa sayılabilir. MAKALE Yazarın herhangi bir konudaki görüşlerini, belli kanıtlar, belgeler, inandırıcı veriler kullanarak kanıtlamaya çalıştığı ve böylece okuyucuyu bilgilendirmeyi amaçladığı yazı türüdür. Makalede temel unsur düşüncedir. Makale, gazete ile birlikte ortaya çıkmış bir gazete yazı türüdür. Bizde de ilk özel gazete olan Tercüman - ı Ahval gazetesinin çıkmasıyla görülür. İlk makale de aynı gazetede Şinasi tarafından yazılmıştır. Makalede amaç bilgi aktarmak ya da görüşlerine okuyucuyu inandırmak olduğundan açık, anlaşılır, ciddi bir dil kullanılır. Seçilen konuya göre uzun da olabilir kısa da. Makale her konuda yazılabilir. Bu konu günlük olabileceği gibi, felsefi, bilimsel, sanatsal da olabilir. Ama edebi makale elbette sanatla ilgili olanıdır. Edebiyatımızda Tanzimat döneminden beri görülen makale türünde Namık Kemal, Hüseyin Cahit, Ziya Gökalp, Peyami Safa, Falih Rıfkı Atay, Halit Fahri Ozansoy, Yaşar Nabi ünlü birkaç isimdir. ELEŞTİRİ Bir sanatçının, bir sanat eserinin iyi ve kötü yanlarını ortaya koyarak onun gerçek değerini belirleyen yazılardır. Eleştiri yazarı – yani eleştirmen – eser hakkında okuyucuyu bilgilendirir; hem eserin yazarına hem okura yol gösterir. İki tür eleştiri vardır: İzlenimsel eleştiri ve nesnel eleştiri. İzlenimsel eleştiri, Anatole France’in ilkelerini belirlediği ve eleştirmenin bir eseri kendi zevk ölçülerini göz önüne alarak incelediği eleştiri türüdür. Bu tür eleştirilerde öznel yargılar çok olacağından günümüzde bu tür pek rağbet görmez. Nesnel eleştiride ise her eserin değerlendirilmesinde kullanılabilecek belli ölçütler vardır. Eleştirmen mümkün olduğunca kişisel yargılarda bulunmaktan kaçınır. Bilimsel araştırmalardan yararlanarak, eseri ister beğensin ister beğenmesin, tarafsız bir gözle onun değerini ortaya koyar. Avrupa’da Boielau, Saint Beuve, Taine, France eleştirileriyle tanınır. Edebiyatımızda Hüseyin Cahit, Cenap Şehabettin, Ali Canip, Yakup Kadri, Nurullah Ataç, Mahmet Kaplan, Cemil Meriç, eleştiri alanında yazılar yazan ünlü birkaç isimdir. GEZİ YAZISI Gezilip görülen yerler hakkında yazılan yazılardır. Kişi gezi esnasında birçok yer görür, birçok insanla tanışır; bunları hafızada tutmak güç olacağından gezi esnesında not alınır ve gezi yazılarında bunlar hikâye edilir. Gezi yazısında yazar daima gezdiği yerleri anlatmalı, uydurma, yanlış bilgiler vermemelidir. Gördüklerini okuyucunun daha iyi algılaması için, karşılaştırma yapar. Okur sanki o yerleri yazarla birlikte gezer gibi olur. Eski edebiyatımızda gezi yazısına seyahatname denir. Bu alanda Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi ünlüdür. Ancak asıl gezi yazıları Avrupa’ya açılma döneminde görülmeye başlanmış, gidieln Avrupa şehirleri ile ilgili yazılar yazılmıştır. Namık Kemal, Ziya Paşa bunların başında gelir. Gezi yazılarını kitaplaştıran yazarlarımız da vardır. Ahmet Mithat Efendi, Avrupa’da Bir Cevelan; Cenap Şahabettin Hac Yolunda, Avrupa Mektupları; Ahmet Haşim, Frankfurt Seyahatnamesi; Reşat Nuri, Anadolu Notları; Falih Rıfkı, Deniz Aşırı, Zeytin Dağı, Taymis Kıyıları bunlardan bazılarıdır. ANI Bir yazarın kendisinin yaşadığı ya da tanık olduğu olayları sanat değeri taşıyan bir üslupla anlattığı yazılardır. Yazarın kendini okuar açtığı bir tür olduğunda içtendir ve bu yönüyle çok tutulur. Anılar belli bir dönemin yorumlandığı yazılar olduğundan tarihi bir belge özelliği gösterir. Ancak bu bilimsel olamaz; çünkü yazarın olaylara kişisel bakışı söz konusudur. Üslup yönüyle gezi yazısına benzerse de, yazarın dış dünyadan çok kendinden söz etmesi anıyı belli eder. Zaten eski edebiyatımızda anı, gezi yazısı hatta tarih iç içedir. Özellikle Tanzimat’la başlayan anı türündeki yazılar Cumhuriyet döneminde önemli bir tür olmuştur. Anılarını kitaplaştıran yazarlarımızda vardır. Namık Kemal, Magosa Mektupları; Ziya Paşa, Defter – i Amal, Ahmet Rasim, Şehir Mektupları; Halit Ziya, Kırk yıl, Saray ve Ötesi; Hüseyin Cahit, Edebi Hatıralar; Falih Rıfkı, Çankaya adlı eserlerinde anılarını anlatmışlardır. BİYOGRAFİ Bir kişinin hayatının anlatıldığı yazılardır. Bunlarda amaç o kişiyi tüm yönleriyle ( hayatı, eseri, kişiliği, görüşleri vs.) tanıtmaktır. Biyografi açık, sade bir dille anlatılan kişinin devrini, çevresini dikkate alarak yazılır. Divan edebiyatında şairleri anlatan bu tür eserlere tezkire denirdi. Türk edebiyatında bunun ilk örneğini Ali Şir Nevai vermiştir. Yazar eğer kendi hayatını anlatmışsa yazıya otobiyografi denir. Çoğu zaman bunlarda sanatçı kendiyle beraber aile büyüklerinden, çevreden, aile içi durumlardan da söz eder. Otobiyografiler üslup yönüyle anıya benzer; ancak anı otobografi içinde bir bölüm sayılabilir. Yani otobiyografi daha uzun bir dönemi içine alır. MEKTUP Genel anlamda kişinin bir haberi, olayı, arzuyu bir başkasına anlattığı yazılardır. Özel mektup, iş mektubu, edebi mektup türleri vardır. Bunlar içinde bizi edebi mektup ilgilendiriyor. Bu tür mektuplar açık olarak bir gazetede ya da dergide yayımlanır. Yazar birine hitaben herhangi bir konudaki görüşlerini, duygularını anlatır. Ancak asıl amacı bunları herkese duyurmaktır. Mektup, Divan edebiyatında da kullanılmıştır. Fuzuli’nin “Şikayetname” adlı eseri bu türdendir. Tanzimat’tan sonra ise gazetelerde yayımlanan birçok açık mektup görülür. Bazı yazarlar mektuplardan oluşan romanlar da yazmışlardır. Halide Edip’in “Handan” romanı bunlardan biridir SOHBET Bir konunun fazla derinleştirilmeden, biriyle konuşuyormuş gibi anlatıldığı fikir yazılarıdır. Sohbet yazılarında herkesi ilgilendirecek konular seçilir. Cümleler çoğu zaman konuşmadaki gibi devriktir. Yazar sorulu cevaplı cümlelerle, konuşuyormuş hissi verir. Üslup olarak fıkraya benzerse da gazete yazı türü olması, az sözle çok şey anlatmayı amaçlamaması, dışa dönük olması onu fıkradan ayırır. Edebiyatımızda Ahmet Rasim, Şevket Rado sohbet türüne özel bir önem vermişlerdir. GÜNLÜK Ne gün yazıldığını belirtmek için tarih atılan, çoğu zaman her günün sonunda o gün olup bitenin, sıcağı sıcağına anlatıldığı, olaylarla ilgili yorumlar, değerlendirmeler yapıldığı yazılardır. Her gün yazıldığı için kısa olan bu yazılar, yazarının hayatından izler verdiğinden içten ve sevecendir. Oktay Akbal, Suut Kemal Yetkin, Seyit Kemal Karaalioğlu’nun günlükleri kitap halinde yayımlanmıştır. Edebiyatta Felsefi Söylemler - Edebiyat ve Felsefe Edebiyatta Felsefi Söylemler - Edebiyat ve Felsefe “Bazen öyle karşılaşmalar olur ki, hem de tanımadığınız insanlarla karşılaştığımız halde, öyle birdenbire, tek bir söz bile konuşmadan, ilk anda, ilk bakışta onlarla ilgilenmeye başlayıveririz.” Dostoyevski “Suç ve Ceza” isimli, yıllar önce okuduğum ve kitaplığımın okunmuş kitaplar bölümünde öylece duran bu eserinde bunları diyordu. Öyle, birdenbire elim gitmişti ve yine bir solukta okumuş, ancak bu sefer yıllar öncesi ile bugün arasında düşünsel anlamda kendimde bulduğum bir takım değişikliklerin de farkına varmıştım. işte bir kaç örnek daha.. “ ‘Bana kendi uydurduğun bir yalan söyle, gel seni alnından öpeyim’ der atasözü. Kendi uydurmuş olduğun bir yalanı söylemek, başka bir ağızdan duyulup tekrarlanan bir gerçeği söylemekten hemen hemen daha iyidir. Çünkü birinci durumda sen bir insansın, ama ikincisinde bir papağandan hiçbir farkın yoktur.” Dostoyevski Suç ve Ceza sayfa 270 “Yoksulluk ayıp değil, bu bir gerçek, hem içkiye düşkünlüğün de bir erdem olmadığını bilirim ben, hem de daha iyi bilirim bunu. Ama sefalet, sayın bayım sefalet ayıp. Yoksullukta yaradılışımızdaki soylu duygularınızı koruyabilirsiniz ama, sefalette hiç kimse, hiçbir zaman koruyamaz bunu. Sefalete düşmüş bir kimseyi sopayla bile kovalamazlar, süpürgeyle süpürürler toplumun içinden. Bunu da sırf onu daha çok alçatmak için yaparlar. Bunda haklılar da, çünkü sefalete düşerken ilk kez ben kendimi aşağılarım.” Dostoyevski Suç ve Ceza sayfa 18 (....) Evrene, kitaplarda rastladım ben; özümlenmiş, sınıflandırılmış, etiketlenmiş ve düşünülmüş bir evrendi bu, ama yine de korkunçtu ve ben, kitabi deneyimlerimin karmakarışıklığını, gerçek olayların rastlantısal akışından ayırt edemedim. İçinden sıyrılmak için otuz yıl harcadığım felsefi idealizmim buradan kaynaklanıyor işte...(...) Jean - Paul Sartre Sözcükler sayfa 39 (....) Bir şan ve şeref ölümü olan ölümümdü beni yanlış yollara sapmaktan, kanamalardan ve peritonitten koruyan; ölüm ve ben bir tarih üzerinde anlaşmıştık; randevuya erken gelirsem orada bulamayacaktım onu; arkadaşlarım, ölümü düşünmediğim için istedikleri kadar kabahatli bulsunlardı beni: Ölümü yaşamaktan bir dakika bile geri kalmadığımı bilmiyorlardı onlar. Bugün hak veriyorum onlara: İnsanlık halinin tümünü, hatta tedirginliğini bile kabul etmişlerdi; ben ise güven duymayı seçmiştim ve aslında kendimi ölümsüz sandığım doğruydu; kendimi önceden öldürmüştüm ben, çünkü ancak ölüler ölümsüzlüğün tadını çıkarabilirlerdi...(...) Jean - Paul Sartre Sözcükler sayfa 146 (....) Hayatta her zaman bir yol bulunur, mecrasından çıkmış kendine bir başka yol yapan nehirler gibi. Amin Maalouf Doğunun Limanları Sayfa 143 Neden korkuyorlardı, bilmiyordum. Çocuğa her şey açık açık anlatılmalı bence...Büyüklerin küçükleri, bütün ana-babaların kendi öz çocuklarını ne kadar az tanıdıklarını düşünür de çok şaşarım. Küçük olduklarını, daha öğrenmelerine vakit bulunduğunu ileri sürerek onlardan pek çok şeyi gizlemek... İşte insanı üzen, yanlış bir düşünce tarzı! Oysa çocuklar birçok şeyi yalnız anlamakla kalmazlar, babalarının onları daha pek küçük, her şeye aklı ermez saydıklarını da bilirler. Büyüklerin öyle çapraşık sorunları olur ki, ufacık bir çocuk buna kolay bir çözüm yolu buluverir. Ama bunu kimse görmez. Tanrım! Minicik, güzel bir kuş gözlerinizin içine güvenle bakarak sizi sevinçle dinlerken siz onu aldatabilir misiniz? Kuşları çok sevdiğim için çocukları onlara benzetirim. Dostoyevski Budala Sayfa 85-86 (...) - Yaşıyorum, dedi delikanlıya, aysız ve kamp ateşsiz bir gece, hurma yerken. Ve bir şey yerken yemekten başka bir şey düşünmem, yürüdüğüm zaman da yürüyeceğim, hepsi bu. Savaşmak zorunda kalırsam, ölüm şu gün ya da bu gün gelmiş vız gelir. Çünkü ben ne geçmişte, ne de gelecekte yaşıyorum. Benim yalnızca şimdim var ve beni sadece o ilgilendirir. Her zaman şimdide yaşamayı bilirsen, mutlu bir insan olursun. Çölde hayat olduğunu, gökyüzünde yıldızlar olduğunu ve insan hayatının özünde bulunduğu için kabile muhariplerinin savaştıklarını anlayacaksın. O zaman hayat bir bayram, bir şenlik olacak, çünkü hayat yaşamakta olduğumuz andan ibarettir ve sadece budur. Paulo Coelho Simyacı |
|||||||||
![]() |
|
|
|
#6 | |||||||||
|
Senarist
Üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 900
Level: 26 [ Paylaşım: 128 / 644 Thanks: 328
Thanked 82 Times in 69 Posts
Tecrübe Puanı: 10
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
Yazar Philip José Farmer ile tanışıklığım yaklaşık 6 sene öncesine dayanır. Bir marketin kenarda kalmış raflarından birinde bulmuştum İstiridye Kabuğundaki Venüs (Venus on The Half Shell) kitabını ve şimdinin bir paket sigara parasından daha ucuza satın almıştım. Bilim kurguyu (BK) yeni keşfetmeye başladığım o dönemde olağanüstü şeyleri yürekten seven biri olarak bana bile fazla uçuk gelmişti bu kitap. Tufanla yok olan Dünya’dan bir uzay gemisiyle kaçan Simon Wagstaff’ın, ölümsüzlük iksiri içerek galaksiler arasında yaptığı çılgın yolculukları okuyunca “Bilim kurguyu seviyorum ama böyle abuk olaylar olmaz” dediğimi hatırlıyorum. Bu kitapla ilgili belki de en önemli ve benim en ilginç bulduğum nokta ise kitabın Kilgore Trout mahlası ile yayımlanmış olması. Bilmeyenler için belirtmek gerekirse Kilgore Trout, Kurt Vonnegut’ın kitaplarında yer alan hayali bir BK yazarıdır. Sefalet içinde yaşayan bu kahraman, yazdığı BK hikayelerini porno dergilere satarak yaşamını sürdürmeye çalışır. Kurt Vonnegut bu karakteri yaratırken yazar ve yakın arkadaşı olan Theodore Sturgeon’dan esinlenmiş olsa da, Farmer da kendisini bu karaktere yakın bulmuştur. Vonnegut ile görüşen Farmer yeni yazacağı kitapta bu mahlası kullanmak istediğini belirtir ve kitap bu şekilde yayımlanır. Sonrasında kitabı aslında kimin yazdığıyla ilgili spekülasyonlar Vonnegut’ı sinirlendirir ve Farmer ile arasının bozulmasına neden olur. Yazar kitabı tekrar kendi adıyla yayımlatmak zorunda kalır. Farmer’ın kendisini Kilgore Trout’a yakın bulması boşuna değildir. Pulp fiction’a kayan üslubu, hayatının bir döneminde maddi sıkıntılar içinde bulunması ve aslında çok iyi yazmasına rağmen uzun bir süre yeterince takdir edilmemesi bu ilişkilendirmenin sebeplerinden sayılabilir.
İstiridye Kabuğundaki Venüs ilginç bir kitap olsa da yazarın tanınmasına önayak olan eseri Türkçe’ye Aşıklar adıyla çevrilen “The Lovers” öyküsüdür. Bu eser, 1952′de yayımlanmadan önce iki ünlü editör tarafından rahatsız edici bulunarak reddedilmiş ancak 1953′te en çok gelecek vadeden yazar dalında yazarına Hugo ödülünü kazandırmıştır. Hikayenin, editörlerden kötü muamele görmesinin sebebi o zamanlar BK’da yer verilmeyen cinsellik öğesini barındırması, üstüne üstlük, bir insan ve uzaylı arasında yaşanan cinselliği anlatarak tabuları yıkmasıdır. Yazar bir röportajında bu konu için şöyle demiştir: “BK’nın içinde asla cinsel ilişkiler olmadı. Bunu hayatın bir parçası olarak gördüm ve BK’nın da parçası olmalı dedim.” Farmer’ın bu hikayesi Robert Heinlein’ın Marslılar tarafından büyütülen bir insanın Dünya’ya döndüğünde yaşadığı kültürel ve sosyal farklılıkları anlattığı Yaban Diyarlardaki Yabancı (Stranger in A Strange Land ) romanının yazılmasının yolunu açmıştır. Heinlein’ın bu kitabı ithaf ettiği 3 kişiden biri olan Farmer, The Lovers hikayesini 1961 yılında genişleterek roman haline getirmiştir. 60′larda başlayan hippie akımı yazarının daha fazla kabul görmesi ve daha özgür yazabilmesi için iyi bir ortam oluşturmuştur. Cinselliğin yanı sıra dini konuları, FK, BK ve macera ile harmanlamış, kendine özgü bir üslup yaratmıştır. Katil bir Peder olan John Carmody’nin gezegenler arası maceraları birkaç seri halinde yayımlanmış, bir tanesi, “The Night of the Light”, ünlü gitarist Jimi Hendrix’in Purple Haze şarkısına ilham kaynağı olmuştur. Riverworld roman serisi ise Farmer’ın çığır açan hayal gücünün basılı bir kanıtı gibidir. Yazar, bu seride özellikle ölümden sonra yaşam kavramına farklı bir bakış açısı getirmiştir. Riverworld’de dünyada yaşayıp ölmüş olan tüm insanları, başka bir gezegende ve kilometrelerce uzanan bir nehrin kıyısında çırılçıplak uyandırmış, ve kendine ana karakter olarak Mark Twain, Jack London ve Sir Richard Burton gibi ünlü kişileri seçmiştir. Bunların dışında Gılgamış, Odysseus ve hatta İsa, ki kendisi olanlar yüzünden biraz gücenmiştir, hikayenin arka planında görülebilir. Farmer’ın pulp fiction’a yakın bir anlatım benimsemesi ve anlatmak istediklerini yazılarının alt katmanlarına gömmesi, onun Heinlein veya Asimov kadar popüler olmasına engel olmuş, ancak Büyük Usta olarak anılmasına katkıda bulunmuştur. Tarzan ve Doc Savage için gayet gerçekçi biyografiler hazırlamış, bu hayali kahramanların pulp dergilerdeki maceralarının benzerlerini kendi diliyle yazarak yeniden hayata döndürmüştür. Yazarın diğer roman serilerinde de Riverworld’deki gibi insan zihnini zorlayan ana temalar görülebilir. Nüfus patlamasının yaşandığı Dünya’da herkes yaşamın tadına bakabilsin diye haftanın bir gününü uyanık, kalanını uyutularak geçiren insanların anlatıldığı “Dayworld” ile, tanrısal güce ulaşmış canlıların yarattığı yapay dünyaları içeren “World of Tiers” serilerinin şimdinin yazarlarının sıkça kullandığı paralel evren gibi fikirlerin temelini oluşturduğunu söyleyebiliriz. Yazar 26 Ocak 1918′de Amerika’nın Indiana eyaletinde bir inşaat mühendisinin oğlu olarak doğmuştur. Bilim kurguya ilgisi altı yaşındayken gökyüzünde gördüğü zeplin ile başlamış, dokuz yaşında ise türle ilgili okumalara merak salmıştır. Liseden sonra Missouri Üniversitesi’nde gazetecilik okumaya başlamış, fakat eğitimini babasının mali sıkıntıları yüzünden bırakmak zorunda kalmıştır. Bu olaydan 3 yıl sonra başka bir okulun İngiliz edebiyatı bölümünden burs kazanarak Indiana’ya geri dönmüştür. Burada da dikiş tutturamayan yazar, Missouri’ye giderek Eski Yunan edebiyatı bölümüne kaydolmuş ancak bu kez de evlenmek amacı ile okulu bırakmıştır. Bu sırada takvimler 1941 yılını göstermektedir. Havacılık okuluna yazılan PJF’nin askeri kariyeri de fazla uzun sürmemiş, eğitimini bile tamamlayamadan ayrılmıştır. İlk hikayesi, “O’Brien and Obrenov”, 1946 yılında Adventure dergisinde yayımlanmış, 1950 yılında ise Bradley Üniversitesi’ndeki yarım kalan eğitimini bitirmiştir. Ardından “The Lovers” ile edebiyat dünyasının dikkatlerini üzerine çekmiştir. Bundan sonraki dönemde kendini yazarlığa tam olarak verememiş ve başka işlerde de çalışmak zorunda kalmıştır. Ancak 1970′ten sonra sadece yazarlık ile uğraşmaya başlamıştır. Yazarın eserleri 20′den fazla dile çevrilmiş, 40′tan fazla ülkede yayımlanmıştır. En çok gelecek vadeden yazar ödülü dışında, “Riders of the Purple Wage” ve “To Your Scattered Bodies Go” romanlarıyla 2 Hugo ve 2001 yılında Nebula Büyük Usta ve World Fantasy Yaşam Boyu Başarı ödüllerini kazanmıştır. 25 Şubat 2009′da hayata gözlerini yummuştur. Aramızdan ayrılan bir yazara veda etmenin en iyi yolunun yazmak olduğunu düşündüğüm için bu yazıyı hazırladım. Elveda Philip José Farmer. |
|||||||||
![]() |
|
|
|
#7 | |||||||||
|
Senarist
Üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 900
Level: 26 [ Paylaşım: 128 / 644 Thanks: 328
Thanked 82 Times in 69 Posts
Tecrübe Puanı: 10
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
![]() Aşağıda göreceğiniz yazı, düşlem yazını çevirilerinde sık karşılastığımız eski savaş araçları gibi metne tarihsel uzaklık katan maddi kültür öğelerine ve deyimlere karşılık bulmakta yararlandığımız bir metin. Çesitli yayınevlerinden çevirmenlerce paylaşılmış bu metnin, ileride bu türün çevirilerini yapacak başka kişilere de yararı olacağını düşünüyorum. Dahası, Dede Korkut söylencelerindeki kültürel unsurları tanımak isteyenlere ve canlandırma oyunları oynayanlara/oynatanlara Türk kültürü öğelerini kullanma olanağını verecegine inanıyorum. Keyifli okumalar. Not: Bu yazının alıntılanmasına izin verdiği için, Dursun Yıldız’ın nezdınde Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü’ne teşekkur ederiz. Kaynak: İsmail Kayabalı ve Cemender Arslanoğlu, Türk Kültürü: Türk Kara Kuvvetleri Sayısı, sayı:130, yıl XI, Ağustos 1973, ss.855-869. Dede Korkut Kitabı’nın Türk âlemi için büyük bir değer taşıdığı artık şüphe götürmez bir gerçektir. Bu eser, sanat değeri yanında, 14. ve daha önceki asırlardaki Türk cemiyetinin yaşayışına ait hâtıralarla dolu olduğu için ayrı bir önemi de haizdir. Aşağıda, adı en çok zikredilenden başlamak üzere, eserde geçen silâh türleri ve bunlarla ilgili sözler açıklamaya çalışılmıştır: 1 — KILIÇ: En eski silâhlardan birisidir. Kesici bir taarruz silâhıdır. Ateşli silâhların icadından önce savaşlarda büyük önemi vardır. Bir savaş âleti olarak önemini kaybettiği zamanlarda da gösterilerde kullanılan bir silâh olarak yaşamasına devam etti. Kılıç; kabza, korkuluk, namlu diye anılan üç esas bölümden ibarettir. Kabza, kullanılırken kılıcın elle tutulan kısmıdır. Ağaç, boynuz, kemik veya madenî maddelerden yapılırdı. Kabzanın süsü olmasına ayrıca önem verilirdi. Korkuluk, kılıç kullananın elini bir darbeye karşı koruyacak kısmıdır. Namlu: Kılıcın uzun madenî kısmıdır. Türk kılıçlarının namluları çoğunlukla eğridir. Eğri namlular daha büyük yara açtığından öldürücü tesiri daha çoktur. Bazı kılıçların namlularının iki tarafı da keskin olur. Ucu sivri, düz veya yuvarlak olan namlular vardır. Türk kılıçlarının namlularının üzerine çeşitli süsler yapılmış, daha sonraki asırlarda âyetler, hadisler veya bazı mısralar yazılmıştır. Namlunun keskin yanına kılıç ağzı veya kılıç yalmağı denir. Balçak, sözü de kılıçla ilgilidir. Bazen kabza anlamını taşımakta, bazen de kılıcın başındaki başlık anlamına gelmektedir. Kılıçlar kullanılmadığı zamanlarda namlu kısmı kın denilen bir kılıf içine konularak taşınır. Km, ağaçtan veya madenden yapılırdı. Kın ve kılıçta, bele takılacak kısımlar vardır. Kılıç, Dede Korkut Kitabı’nda en çok geçen bir silâhtır. 118 yerde kılıç sözü geçmektedir. Bir yerde de Zülfikâr sözü kullanılmaktadır. Kılıçlamak: “Kılıçla vurmak, kesmek” “Kara Teküri Delü Tundar kılıçladı yere saldı” (s. 46). Kılıçlaşmak: “Kılıç kılıca gelmek”, savaşçıların birbirleriyle kılıçla savaşmaları. “Menüm çekişdüğüm menüm kılıçlaşduğum görgil öğrengil” (s. 51). Kılıç altından geçmek: Aman dilemek, boyun eğmek, teslim olmak. “Yaltaçuk,… Beyregün ayağına düşdi, kılıcı altından kiçdi. Beyrek dahi suçundan kiçdi” (s. 46). Kılıç balçağı: (Açıklama için bk. kılıç) “Kılıcınun balçağı kan, odaya geldi” (s. 76). Kılıcı beline bağlamak: Kılıç kayışını bele bağlamak suretiyle kılıç kuşanmak, kılıç takınmak. “Dedem Korkut himmet kılıcın biline bağladı” (s. 93). Kılıcı beline kuşanmak: (Bir kimsenin savaşa çıkmak üzere) kılıcı beline takması “Buğaç Big yirinden örü turdı, kara polat öz kılıcın biline kuşandı” (s. 12). Kılıç çalmak: “Kılıçla düşmana saldırmak, kılıçla kesip öldürmek”, kılıç vurmak “Çalup keser öz kılıcı muhannetler çalınca çalmasa yeğ” (s. 1). Kılıç çekmek: Savaşmak üzere kılıcı kınından çekip çıkarmak” “Kılıç çeküp altı kâfir depeledi”, (s. 104). Kılıç çıkarmak: Kılıcı kınından çıkarmak “Oğlan kılıcını çıkardı, kız ile kendü arasına bırakdı” (s. 103). Kılıca doğranmak: “Sözümde durmazsam kılıcımla öldürüleyim” anlamında bir yemin şekli. “Beyrek and içti: kılıcuma toğranayım… gelüp seni halâllığa almaz isem didi” (s. 36). Kılıç dokunmak: (Bir kimseye, bir yere) kılıç değmesi, kılıçla yaralanmak. “Nâgâh gözü kapağına kılıç tokındı (s. 58). Kılıcı ele almak: Kılıç çekmek, kullanmak üzere kılıcı ele almak “Kara polat öz kılıcumu elüme alayın mı?” (s. 5). Kılıcın kınını doğraması: Kılıcın kınını dahi kesecek kadar keskin olması. Kılıcı öğmek için söylenen bir söz. “Kara polad öz kılıcum kının toğrar (s. 98). Kılıçtan geçmek: Kılıç darbesiyle ölmek. “On iki bin kâfir kılıcdan kiç-di” (s. 25). Kılıcın gedilmesi: Kılıcın keskin ağzının diş diş olması, kırılması, kö-relmesi. “Çalışanda kara polat öz kılıcun gedilmesün” (s. 14). Kılıcın gedik olması: Kılıcın centilmiş, körelmiş olması. “Kara polad öz kılıcı gedik oğlan” (s. 97). Kılıç gidermek: Bir işi engellemek için araya konulan kılıcın kaldırılması. “Oğlanı gerdeğe koydılar. Kız ile ikisi bir döşeğe çıkdılar. Oğlan kılıcın çıkardı, kız – ile kendü arasına bırakdı. Kız aydur: Kılıcun gider yiğit, Murat vir, Murat al, sarılanım didi” (s. 103). Kılıcı hamayil kuşanmak: Kılıç kayışını omuzdan çaprazlama geçirerek kılıcı beline takmak.” … Kılıcın hamayil kuşandı…” (s. 88). Kılıç indirmek: Kılıçla vurmak. “Tavrandurmadı, çiğnine kılıç indürdi (s. 115). Kılıç indirmek: Kılıçla vurmak. “Tavrandurmadı, çiğnine kılıç indürdi.” Kılıç koymak: Düşmana kılıç sallamak, kılıçla düşman üzerine yürümek. “… Kâfire kılıç koydı kasdı kal’aya tıkdı” (s. 104). Kılıç kuşanmak: Kılıcı beline bağlamak. “…Kara polat öz kılıcın biline kuşandı” (s. 12). Kılıcın kuvvet vermesi: Kılıcın keskin ve sağlam olmasından cesaret almak, kuvvet kazanmak. “…Kara polat öz kılıcın kuvvet verdi” (s. 99). Kara polat öz kılıç: Kara renkli, çelikten yapılmış değerli kılıç. “Kara polat öz kılıcı çalmayınca karım dönmez” (s. 1). Kılıç saklamak: İlerde lâzım olur düşüncesiyle kılıcı savaşa hazır durumda bulundurmak. “Kara polat öz kılıcum saklar idim bu gün içün, gü-nigeldi” (s. 50). Kılıç salmak: Kılıç vurmak, kılıç çalmak. “Kara kılıcun sal boynuma kes başum” (s. 110). Kılıçtan saparı olmamak: Düşman kılıcından korkup yüz döndürmemek. “Kılıcundan saparum yok” (s. 110). Kılıç sıyırmak: Kılıcı kınından çıkarmak, kılıç çekmek. “Nayibi kılıcın syırdı” (s. 33). Kılıç tartmak: 1 — Kılıçla vurup Öldürmek. “Ana hakkı Tanrı hakkı olmasa-y-idi, kara polad öz kılıcum tarta-y-idüm” (s. 102). 2 — Kılıcı yoklamak, kontrol etmek, denemek. “Bir tarafından dahı kendü girdi, kılıç tartup yorıdi, kâfir başın kesdi” (s. 78). Kılıç tutmak: Kılıç vurmaya hazır durumda olup beklemek, “Altı cellâd ensesine geldiler, yalın kılıç tutdılar” (s. 73). Kılıç vurmak: Kılıçla vurmak, öldürmek. “Bir iki dimedi kâfirlere kılıç urdu” (s. 27). Kılıcı yalın eylemek: Kılıcı kınından çıkarmak, kılıç çekmek. “Kâfirler üşer, kılıcın yalın eyler, kâfiri önine katup kovar” (s. 77). Kılıç yürütmek: Kılıç sallamak, kılıç vurmak. “Kara tonlu kâfire at saldılar, kılıç yarıtdılar” (s. 107). Himmet kılıcı: Bir ermiş tarafından verilen ve uğurlu sayılan kılıç. “Dedem Korkut himmet kılıcın biline bağladı” (s. 93). Yalın kılıç: Kınından çıkarılmış kılıç. Zülfikâr: Uç tarafı iki çatallı olan bir kılıç çeşididir. Hazreti Ali’nin kullandığı bir kılıç olduğu için bu söz “Hazreti Ali’nin kılıcı” anlamını da taşır. Bu kılıcı Hz. Ali’ye Hz. Muhammed hediye etmiştir. “Zülfikâruın kını-y-ile kabzası ağaç” (s. 22). Yalmağı düşmek: Kılıcın keskin yanının körelmesi. “Kara polad öz kılıçlar çalındı, yalmağı düşdi” (s. 25). 2 — OK: Yay vasıtasıyle uzaklara atılabilen bir çubuktur. Türk icadı olduğu kazılardan çıkan buluntulardan anlaşılmaktadır. Aslında ok, başlı başına bir silâh değildir; yayla kullanılabilen bir savaş malzemesidir. Ama öteden beri başlı başına bir silâhmış gibi anıla gelmektedir. Okun gövdesi ağaçtan yapılırdı. Bu gövdenin baş tarafına temren denilen bir uc eklenirdi. Talim okunda temren olmazdı ve bu oka temrensiz ok denilirdi. Temren, okun hedefe saplanmasını sağlardı. Temren, demir, kemik, çakmak taşı, fildişi gibi sert maddelerden yapılırdı. Gövdenin diğer ucuna tavuk veya kuş tüyleri konulurdu ki bu kısma yellek (yelek, rüzgârlık) denirdi. Peylek (arkalık) denildiği de olurdu. Yellek, okun hedefe doğru gitmesini sağlardı. Okun kirişe geçecek gediğine gez, gez kertiği açmağa gez çıkarmak, oku atmak için kirişe geçirmeğe gezlemek denir. Türkler, ok yapmakta ve ok atmakta mahir idiler. Ok, savaşta tesirli bir silâh olduğu gibi barış zamanlarında da bir spor ve eğlence aracı idi. Yeni silâhların bulunmasiyle savaştaki değeri tedricen azalıp kaybolan ok ve yay, 19. asır sonlarına kadar Türkler arasında muteber bir spor aracı olarak yaşamıştır. Bu gün de okçuluğun bir spor olarak canlandırılmaya çalışıldığı görülmektedir. Ak yelekli ötkün ok: Yeleği beyaz renkte olan ve hedefe giderken çok ses çıkaran, vızıldayan tesirli ok. “Ağ yeleklü ötkün okun mana virgil. Erden ere kiçüreyim senün içün” (s. 97). Bilük (Okluk, sadak, tirkeş terkeş): Okları koymaya mahsus muhafaza. Meşinden yapılanlar torba şeklinde olurdu. Ağaçtan yapılanlar kutu biçimindedir. Boyuna, “beldeki kemerlere veya at eğerlerine demirden çengelle” asılarak taşınanlar vardır. Torba şeklinde ve içine yay da konulanlara sadak, yalnız ok konulanlara tirdan, atların sol omuzlarına asılan okluklara tirkeş denirdi. “Bilügünde toksan okun ne öğersin mere kâfir” (s. 16). “Akıncıların terkeşi bağı, üzengüsi kayışı üzilür, dikmeğe gerek olur” (s. 75). Bilükte okun seyrek olması: Oklukta bulunan okların az olması; düşman tarafından okların azımsanması, karşıdakinin küçük görülmesi. “Bi-lüginde toksan okı seyrek oğlan” (s. 97). Bir tutam ok: Elin kavrayıp alabildiği sayıda ok. “Bilüginden bir tutam ok çıkardı” (s. 88). Demren: (Açıklama için bkz. OK) “İki okun demrenini çıkardı” (s. 79). Gezlemek: Oku atmak üzere kirişe geçirmek. “İki okun demrenin çıkardı, birin gezledi” (s. 79). Kargı dilli kayın ok: Kayın ağacından yapılmış, ucu kargı gibi çok sivri ok. “Ol gün kargu dillü kaynı oklar atıldı” (s. 51). Kayın, dalı yeleğinden som altınlı ok: Kayın dalından yapılmış ucu yekpare altınlı ok. (Okun değerini belirtmek için yapılan bir benzetme) “Kayın talı yeleğinden som altunlu menüm okum” (s. 82). Ok atmak: Oku yayla bir hedefe doğru atmak (Ok atan kimseye tirendaz veya kemankeş denir. Ok atmak uzun çalışmalar sonunda kazanılan bir maharettir.) “Babam at seğirdişüme baksun kıvansun, ok atuşuma baksun güvensün” (s. 8). Ok atışmak: Karşılıklı veya birlikte ok atmak, savaşmak. “Eğer Begil bunda imiş – ise – Geceye ? değin cenk ide-y-idük—… Ağ yelüklü ötkün oklar atışa -y- idük” (s. 98). Ok batmak: Ok saplanması. “…Oğul sana ok batmasun…” (s. 86). Ok dokunmak: Bir hedefe okun saplanması, çarpması. “Ok tokındı, alca kam şorladı” (s .8). Oka düşmek: Okla vurulmak. “İki kardaşı oka düşdi, şehid oldı (s. 16). Ok geçmesi: Okun bir hedefi delmesi, hedefe saplanması. “Depegözün yagrınına bir ok urdu. Ok kiçmedi, paralandı” (s. 89). Oka girmek: Ok atmaya girişmek. “Azgun dinlü kâfir bunaldı, oka girdi kovulan kimse. Oğlunun bidevi atın okladılar, at yıkıldı” (s. 51). Ok serpmek: Ok serpmek, hedefe çok fazla ok atmak. “Bi-tekellüf kâfirler at deptiler, ok sepdiler” (s. 16). Ok vurmak: Oku bir hedefe vurmak. “Depegözün yagrınına bir ok urdu” (s. 89). Ok yarmak: Ok atma yarışında geçmek, oku daha ileriye atmak. “Ok atdılar Begrek kızın akın yardı” (s. 29). 2 — Oku hedefe ulaştırmak. “Ol kâfirün üçin atup birin yaramaz (hedeften şaşmaz) okçısı olur” (s. 50). Okçu: Ok atan, tirendaz. (Bir önceki cümlede kullanıldı.) Oklamak: Okla vurmak. “…Kuş uçurup avlayup oğlum oklayup öldü- re görgil” (s. 7). Okla nemlemek: Okla vurmak. “Tartanda bir ok ile nemler idüm” (s. 79). Okun eğlenmemesi: Okun çok hızlı gitmesi. “Koşa burçdan kayın okı eğlenmeyen Yağrınçı oğlu Ilalmış” (s. 82). Okla sınamak: Karşısındakinin cesaretini denemek için onu hedef alıp ok atmak “Demrensiz ok ile yiğit seni sınar idüm” (s. 79). Okun temrenini çıkarmak: Okun hedefe saplanması için ucuna takılan temreni oktan çıkarmak suretiyle oku saplanmıyacak hale getirmek, “İki okun demrenini çıkardı” (s. 79). Puta kalmak: Puta hedef demektir. Ok talimlerinde, eğlencelerde nişan alman hedefler vardır. Ok atanlar herhangi bir sebebten dolayı uzaklaşırlarsa, onları hatırlatan hedef yerleri kalır. Ok atıcısı olmadan yalnız hedef, görenlere hüzün verir. Puta kalmak, bu haller için kullanılır. “…Oğlum ok atanda puta kalmış-… Bu halları gördüğünde Kazanın kara kıyma gözleri kan yaş toldı” (s. 17). Sadak: (Açıklama için bkz. Bilük) “Sadagunda seksen okun virgil mana” (s. 19). Sadaka okun kişin delmesi: Sadaktaki okların bulundukları torbayı, kabı delmesi. Oku öğmek için söylenir. “Sadakda okum kişin deler” (s. 98). Üç yelekli kayın ok: Yeleği üç parçalı ve gövdesi kayın ağacından yapılmış ok. “Üç yeleklü kayın oklar atıldı” (s. 25). 3 — YAY: Bir atıcı silâhtır. Taarruz silâhıdır. Oku ileriye atmakta kullanılır. Türkler tarafından çok eski çağlardan beri kullanıla gelmiştir. Ağaçtan yapılan kavisli kısma keman veya yay denir. Bu kısım kolay kolay bozulmayan ağaçlardan yapılır. Kemanın sert olduğu kadar esnek olması gerektir. Keman ne kadar sert ve esnek olursa ok o kadar uzağa gider. Bu kavisli ağacın iki ucuna öküz, inek gibi hayvanların ayak sinirlerinden veya kurutulmuş bağırsaktan yapılan bir kiriş gerilir. Okun gez denilen kertiği bu kirişe geçirilerek atılır. Kemanın orta kısmında elle tutmaya mahsus kısma yay kabzası, kabzanın iki yanında kalan keman parçalarına yay kolları denir. Türkler, yay yapmakta ve yay kullanmakta usta idiler. Okla birlikte bir kaç asır öncesine kadar savaş âleti olarak kullanılmıştır. Bu gün bir spor aracı durumundadır. Ak tozlu katı yayın gide olması: Kabzası üzerinde beyaz renkli kiriş sarılmış kuvvetli yayın tesirsiz hale gelmesi, kırılması. “Ağ tozlu yayı gide oğlan” (s. 97). Ak tozluca katı yay: Kabzasının üzerine beyaz renkli sarılmış sağlam yay. “Ağ tozlucakatı yayını eline aldı” (s. 12). Boğma kiriş: Daha sağlam ve kuvvetli olsun diye boğumlu yay kirişi. “Buğa virüp aldığım boğma kirişüm” (s. 41). Demir yay: Demirden yapılmış (bir kısmı demirden olan) kuvvetli yay. “…Demür yaylu Kapçak Melike kan kusduran” (s. 24). Erdil teke boynuzundan katı yay: (Erdil sözünü birçok sözlükte aradık bulamadık. Sayın Ergin de kitaba eklediği sözlükte bu sözün karşısına (?) işareti koymuştur.) Kemanının uçları teke boynuzundan yapılmış sağlam yay. “Erdil teke boynuzundan katı yaylu” (s. 87). Katı muhkem yay: Çok sağlam, sert, kuvvetli yay. “…Katı möhkem yay çeker – idi” (s. 80). Korkut sinirli katı yay: Kirişi korkut (?) sinirinden yapılmış sağlam ve sert yay. “Dirse Han korkut sinirli katı yayın eline aldı” (s. 8). Kurulu yaya benzer çatma kaş: Kurulmuş yay gibi kavisleri fazla ve birbirine yaklaşık olan kaşlar. Kadının kaş güzelliğini belirtmek için yapılan bir benzetme. “Kurulı yaya benzer çatma kaşlum” (s. 4). Toz: “Yayın kabzası üzerine sarılan kiriş” “Ağ tozlu yayı gide oğlan (s. 97). Yay çekmek: Ok atmak üzere yayı kurmak, sert bir yayı kurmak suretiyle kuvvet gösterisinde bulunmak. “Gel mere kavat menüm yayımı çek, yoksa şimdi boynun urarım didi. Böyle digeç Beyrek yayı aldı çekdi, kabzasından yay iki para oldı (s. 41). Yay dayanmak: Yaya dayanmak “Bayındır Han’un karşısında Kara Göne oğlu Budak yay tayanup turmuş – idi” (s. 26). Yay kabzası: Yay kemanının elle tutulan ve şişkince olan orta kısmı. “…Kabzasından yay iki para oldı” (s. 41). Yay kirişi: (Açıklama için bkz. yay) “Depegöz’ün kendü kılıcı-y-ile boynun urdı. Deldi yay kirişin takdı (s. 92). Yay kurmak: Yayı çekip kirişi gererek ok atmaya hazır duruma getirmek. “Begil ne yay kuraridi” (s. 93). Yay tartışmak: Yay kurmak suretiyle yarışmak, çekişmek. “Ağca tozlu katı yaylar tartışa -y- idük (s. 98). Yay ufanması: Yayı çekip parçalamak, yiğitlerin kuvvet gösterisi için yayı kurarken parçalamaları. “Yalancı oğlu Yaltaçuk yay ufandığına katı kakıdı” (s. 41). Yaydan dürsinmek: Yayın kuvvetinden ve tesirinden korkmak, çekinmek. “Ağaca tozlu katı yaydan dürsinmeyen” (s. 73). Yayı karusına geçirmek: Kolu kemanı ile kirişi arasına geçirmek suretiyle yayı pazuya almak. “Dedem Korkut himmet kılıcın biline bağladı, çomağı omuzuna bırakdı, yayı karusma kiçürdi” (s. 93). Yedi kişi ile kurulan yay: Ancak yedi kişiyle kurulabilecek derecede sert ve kuvvetli yay. “Yidi kişi -y- ile kurulur – idi menüm yayum” (s. 82). Yayın zârı zârı inlemesi: Yayın düşmana karşı kullanılmasını temin için, tesirli, yalvaran bir sesle inlemesi. (Teşhis sanatı vardır. Yayın düşmanı vurmak için sabırsızlandığı ifade ediliyor.) “Ağca tozlu katı yayum zârı zârı inler” (s. 98). 4 — TON (DON): Koruyucu bir savaş teçhizatıdır. Ton kelimesi giyecek, elbise, kılık anlamındadır. Hem zırhı anlamına sefer kıldığını, hem de barış kılığım ifade etmekte kullanılır. Eğni pek demür ton: Sırt tarafı kuvvetli demirden yapılmış savaş giyeceği, zırh. “Eğni bek demür tonum saklar – idüm bu gün içün. Güni geldi” (s. 50). 6 — GÜRZ (BOZDOĞAN): Saplı, ağır madenî topuz. Vurucu bir taarruz silâhıdır. Sap ağaç, bakır veya demirden olurdu. Topuz kısmı demir veya başka madenlerden yapılırdı. Altı perlü gürz: Başlığı altı dilimli, kanatlı olan gürz. “…Altı perlü gürz iledepesine katı tutı urdı (s. 25). Altmış batman gürz: Altmış batman ağırlığında gürz. (Bir batman 8 kilo olduğuna göre bu gürz 480 kilo demektir. Ancak gürzün gerçek ağırlığı bu kadar olmasa gerektir. Gürz sahibinin Övünmek için söylediği mübalağalı bir sözdür’ “Altmış batman gürz sallar – idi” (s. 80). Gürzü omuza vurmak: Gürzü omuza almak “Kalkan yapındılar, gürzleri omuzlarına vurdular, kapuya geldiler” (s. 113). Gürz salmak: “Gürz vurmak, gürz kullanmak. “Altmış batman gürz salar – idi” (s. 80). 7 — KARGI: “Ucunda sivri demiri olan hafif gönder şeklinde eski bir silâh ki deşmek ve sokmak mânasına karmak’dan gelir. “Dürtücü bir taarruz silâhıdır. Göğüs göğüse savaşlarda kullanılırdı. Kargı cıda oynatmak: Kargı ve cıda kullanmak. “Kargu cıda oyna-danlar ildüremedi” (s. 87). Kargı gibi kara saç: Kargı gibi uzun siyah saç. Kadın saçının güzelliğini anlatmakta kullanılan bir sözdür. “Kargu gibi kara saçum uzanır gördüm” (s. 16). 8 — CIDA (MIZRAK, KARGI): Ucu sivri demirli gönder. Bir taarruz silâhıdır. Elle veya bir âletle düşmana atılır. Demirden veya başka bir madenden yapılan sivri uca mızrak ucu veya temren denir. Mızrağın düşmana atılmayıp yalnız saplanan türüne kargı denir. Ala evren sivri cıda: Büyük bir yılan gibi uzun olan sivri mızrak. “Ala evren süvri cıdamı saklar – idüm bu gün içün – Güni geldi (s. 48). Altmış tutam sivri cıda: Altmış tutam uzunluğunda sivri mızrak. “Altmış tutam süvri cıdasın koltuk kısup ol kâfiri karşusundan süsem didi” (s. 83). Altın cıda: Ucu (temreni altından (altın gibi kıymetli) olan mızrak. “Altun cıdasın koluna aldı” (s. 12). Say cıda: Düzgün, cilâlı, parlak mızrak. “Üç yüz say cidalu yiğit” (s. 100). Kargu cıda: Düşmana uzaktan atılmayıp yaklaşılarak saplanan mızrak. “Kargu cıda oynadanlar vardı geldi” (s. 53). 9 — GÖNDER (Mızrak, kargı): “Ucuna bir şey takılan uzun sırık ve sopa gibi yuvarlak ağaçlara denir. Mızrak, bayrak, sancak gönderleri gibi.” Dede Korkut Kitabı’nda mızrak ve kargı sözleriyle yakın hatta eş anlamlıdır. Delici bir taarruz silâhıdır. Altmış tutam ala gönder: Altmış tutam uzunluğunda parıltılı gönder. “Altmış tutam ala gönderin koltuk kıstı” (s. 120). Gönder ucunda er böğürtmek: Gönderi karşısındakine saphyarak veya saplıyacak duruma getirere konu korkudan bağırtmak. “…Altmış tutam ala gönderinün uçında er bögürden” (s. 59). Gönderin ufanması: Gönderin parçalanması, kırılması. “…Dürtişür-iken ala gönderün ufanmasun” (s. 14). Koltuk kısmak: Gönder, mızrak, kargı gibi dürtücü bir silâhı, sivri tarafı düşmana gelecek şekilde, koltuğunun altına sıkıştırarak hücum etmek. “Altmış tutam ala gönderin koltuk kısdı, Aruza bir gönder urdı” (s. 120). Gönder urmak: Gönder saplamak, gönderle çarpmak. “Aruza bir gönder urdı” (s. 120). 10 — ÇOMAK: “Demir topuzlu sopa, bir cenk âleti.” Bir taarruz silâhıdır. Tomar denilen “sopa, değnek, çubuk” da bir cenk silâhı olarak kullanılmaktadır. Altı perli çomak: Ucunda altı dilimli demir topuz bulunan sopa. “Dü-lek Evren altı perlü çomağı -y- ile at depüp gelüp…” (s. 83). Çomağı omuzuna bırakmak: Çomağı omuza koymak. “Dede Korkut… çomağı omuzına bırakdı” (s. 93). Tomar: (Yukarıda açıklandı) “Kozan bir tomar ile köpeğe urdı.” (s. 18). 11 — SAPAN: Taş atmaya mahsus bir âlettir. Taarruz silâhıdır. İpten yapılmış iki kol ve taş konulan, meşin veya bezden yapılmış sapan ayası denilen bir kısımdan meydana gelmiştir. Sapan ayasına taş konulur; kolların ucundan tutulur; sallanır, sallanır ve kolun birisi bırakılmak suretiyle taş ileriye fırlatılır. Sapanın atıldığında ses çıkaranı makbuldür bu ses, düşman üzerinde maneviyet bozucu bir etki bırakmaktadır. Sapan ayası: Deriden veya bezden yapılan taş konulan sapan kısmı. Sapan çatlağucu: Sapan atılınca ses çıkaran kısım. Sapan çatlatmak: Sapan atarken çok ses çıkarmak. Sapan kolu: Sapan ayasına bağlı iki kuvvetli ip veya ince meşin. Sapan taşı: Sapanla atılan taş. Yukarıdaki sözlerin kullanıldığı bir parçayı aşağıya alıyoruz. “Boba-nın üç yaşar derisinden sapanımın ayası -y- idi, üç kiçi tüyinden sapanımın kolları -y- idi, bir kiçi tüyinden çatlagucı -y- idi. Her atandaon iki batman taş atar – idi. Atduğı taş yire düşmez – idi, yire dahı düşse toz gibi savrılur -idi, ocak kibi obrılır – idi, üç yılda dak taşı düşdügi yirün otu bitmez – idi. Semüz koyun anık toklı bayırda kalsa kurt gelüp yimez – idi sapanımın korkusundan. Eyle olsa sultanum, Karaça Çoban sapan çatlatdı, dünya âlem kâfirün gözüne karangu oldı” (s. 22). 12 — KALKAN: Koruyucu bir silâhtır. “Kılıç, ok, kargı ve mızrak gibi” silâhlardan korunmak için siper olarak kullanılırdı. Savaşcılar, kalkanı sol elleriyle tutarlardı. Kalkanlar, kullanılacakları hizmete göre yuvarlak, dikdörtgen şeklinde, “göbekli veya” düz olurdu. “Türkler kalkanı demirden, bakırdan, fil veya gergedan derisinden, kaplumbağa kabuğundan, hasırdan, söğüt dalından, kamıştan, ipten ve ağaç kabuğu gibi ok ve kılıç işlemiyen sert ve elâstikî maddelerden yaparlardı.” Kalkanların üzerine bir çok süsler de yapılırdı. Ateşli silâhların icadından önce önemli bir savunma silâhı olan kalkan günümüze kadar kılıç – kalkan oyunlarında bir araç olarak kullanıla gelmiştir. Ala kalkan: Alaca renkli kalkan. “Ala kalkan bağını kısa düğdüler” (s. 51). Ap Alaca kalkan: Karışık renkli parlak kalkan. “Ap alaca kalkanunı virgil mana. (s. 19). Kalkan bağını kısa düğmek: Kalkanın elle tutulan bağını kısaltacak şekilde düğüm atmak. “Uruzun kırk yigidi atdan indi, ala kalkan bağını kısa dügdiler” (s. 51). Kalkan unvanması: Kalkanın darbe tesiriyle parçalanması. “Kâfir oğlanı katı urdı. Kalkanın uvatdı” (s. 98). Kalkan yapınmak: “Kalkanla siperlenmek” “Kazan kalkan yapındı” (s. 120). Yağrınında kalkan oynamak: Savaşçıların iri – yarı, güçlü – kuvvetli olduğunu belirtmek için kullanılan bir söz. “Yağrınında kalkan oynar yayası olur” (s. 69). 13 — TULGA, BÖRK, IŞUK (Aşuk): Başa giyilen savunma teçhizatlarıdır. Tulga (tuğulga, miğfer, çelik başlık), “savaşlarda kılıç, ok, v.s. darbelerinden korumak için başa giyilen çelik zırh” demektir. Bir çok çeşitleri vardır. Bazılarında boynu ve enseyi korumak üzere tel halkalardan örülmüş bir kısım bulunmaktadır. Börk, başa giyilen keçe külah – kalpak anlamını taşır. Başın arka tarafından sırta doğru sarkan kısmı boynu ve enseyi korur. Işuk (aşuk), tulga sözüyle eş anlamlıdır. Alın başa kunt ışuğ vurmak: Alnı ve başı örten sağlam miğfer giymek. “Alın başa kunt ışuğum urur – idüm” (s. 118). Altın ışuk: Altından (altın işlemli, altın gibi değerli) miğfer. “Egnün-de cübbesi yok” (s. 94). Kafalu börklü baş: Börkünde (sevilen bir hayvanın baş resmi, heykelciği) bulunan baş. “Kafalu börklü başun kesmeyince” (s. 91). Tulga bağramak: Miğfer üzerinde yara açmak, miğferi çökertmek. “kâfir oğlanı katı urdı. … tuğulgasını boğradı” (s. 98). 14 — BİLÜK – SADAK: (Ok maddesine bkz.) 15 — BIÇAK: Kesici bir âlettir. Günlük yaşayışta bir çok kullanma yeri olduğu gibi düşmana karşı da kullanılan bir taarruz silâhıdır. Bir tarafı keskin, ucu sivri, yassı bir çelik parçasıdır. Tahta, boynuz, kemik, v.s. de sapı vardır. Madenî kısma bıçak namlusu denir. Bıçağa el vurmak: Kullanmak için bıçağı ele almak. “Oğlan pıçağma el urdı” (s. 6). 16 — HANÇER: “İki tarafı keskin ve namlusu eğrice olup kamaya” benzeyen bıçak. Bir taarruz silâhıdır. Ağaç, boynuz, kemik, v.s. sapı vardır. Sap ve namlu kısımlarına çeşitli süsler yapılırdı. Hançerle çalmak: Hançerle kesmek, hançerle vurmak. “Depegöz Ba-sat’un üzerine kodı, hançer – ile çaldı kesdi (s. 89). 17 — MANCILIK: Kale duvarlarım döğüp yıkmak gayesiyle büyük taş atmıya yarayan bir savaş âletidir. Topun icadından önce kullanılan bir taarruz silâhıdır. “Mancılığı ağır taşdan gızıldayup katı inen.” 18 — SÜGLÜK: Şiş demektir. Dürtücü, delici bir silâh olarak kullanılan ucu sivri uzun demir. “…Süglügi Depegöz’ün gözine eyle basdı kim Depegöz’ün gözi helâk oldı” (s. 89). 19 — ÇEVGEN: Ucu eğri değnek, çomak. Çevgen oyunlarında topa vurmaya yarayan bir değnek, spor âleti. “Kılıcunı ne ögersin mere kâfir – Eğri başlu çegenümce gelmez mana” (s. 16).
|
|||||||||
![]() |
|
|
|
#8 | |||||||||
|
Senarist
Üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 900
Level: 26 [ Paylaşım: 128 / 644 Thanks: 328
Thanked 82 Times in 69 Posts
Tecrübe Puanı: 10
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
KD: Sorularıma başlamadan önce, röportajı kabul ettiğiniz için, okuyucularımız adına, size teşekkür etmek istiyorum. İlk olarak bize biraz kendinizden bahsedebilir misiniz? Margaret Weis kimdir?
M. Weis: 1948 yılında Independence, Missouri’de doğdum. 1970 yılında, Missouri Üniversitesi’nden “Yaratıcı Yazı Yazma” ve “Amerikan ve İngiliz Edebiyatı” bölümlerinden mezun oldum. 1983 yılında da, kitap editörü olarak TSR, Inc.’da işe başladım. Burada Tracy Hickman adında bir oyun yaratıcısıyla, “Ejderha Mızrağı” adındaki bir projede çalışmak üzere atandım. Bundan sonrası da uzun hikaye!KD: Margaret Weis veya Tracy Hickman denildiği zaman akla ilk olarak “Ejderha Mızrağı” geliyor. Fakat Bay Hickmanla olsun olmasın, bir sürü başka projelerde yer aldınız. Bize biraz bunlardan bahsedebilir misiniz? M. Weis: Bir sürü fantastik seri yazdım, bazılarını Tracy ile, bazılarını da kendi başıma. Favorilerimden bir tanesi “Muhafızların Yıldızı” [Star of the Guardians] serisidir. Üzerinde on yıl boyunca çalıştıktan sonra ancak yayına verebildim. Şimdilerde bulmak biraz zor. Telif haklarını geri almaya çalışıyorum ki, kendim yayınlayabileyim. KD: Ne zamandan beri yazıyorsunuz? Fantastik yazmaya nasıl başladınız? M. Weis: Fantastik yazmaya “Muhafızların Yıldızı”nı yazarak başladım. Hikaye uzayda geçmesine rağmen, ben onu “galaktik fantazi” diye adlandırmayı tercih ediyorum. TSR için çalışırken “Ejderha Mızrağı”nı yazdım. Konuşabilmeye başladığım zamandan beri de bir hikaye anlatıcısıyımdır. KD: Profesyonel hayata nasıl geçtiniz? M. Weis: İlk kitabım, Frank ve Jesse James adındaki kanun kaçaklarıyla ilgili bir gençlik hikayesiydi. Yazarlığımı geliştirmek adına, çeşitli konularda bir sürü yazı yazdım. Eğer bir yazarsanız, yazmalısınız! KD: Karakterlerinizi nasıl yarattığınızı anlatabilir misiniz? Bir karakter için önemli noktalar nelerdir? M. Weis: Karakterinizi iyice tanımalısınız, özellikle de onun üzerinde etki yaratan içsel ve dış etkenleri. KD: Çoklu karakterleri nasıl kontrol ediyorsunuz? Tek tek hepsini takip etmek zor olmuyor mu? M. Weis: Eh, bazılarını diğerlerinden daha iyi tanıyıveriyorsunuz! Fakat ben onları çok fazla yönlendirdiğimi düşünmüyorum, sadece onlarla beraber macerayı yaşıyorum. Ben de grubun bir parçasıyım. Sessiz bir gözlemleyici gibi. KD: İki yazar bir arada çalışırken, iş paylaşımını nasıl yapıyorsunuz? M. Weis: Genellikle yazıyı yazan benim, ve diğer yazar da malzemeleri üreten kişi. Birlikte hikayenin taslağını vs… buluyoruz. KD: “Ejderha Mızrağı”nın yaratılışı hakkında biraz bilgi verebilir misiniz?M. Weis: Tracy Hickman, ejderhaların savaş içinde olduğu ve insanların ejderhaların üzerine bindikleri bir dünyanın fikriyle çıka geldi. Bu fikirden de “Ejderha Mızrağı” doğdu. KD: Dergimiz Kayıp Dünya’daki forumda geçenlerde “Ejderha Mızrağı”nın yazılmadan önce oynanıp oynanmadığı üzerine bir tartışma geçmişti. Bunun doğruluğu nedir? M. Weis: Hayır, aslında Ejderha Mızrağı’na sadece bir, iki defa oyun-testi yapmıştık, ama bu dünya ve hikayenin gidiş hattı yaratıldıktan sonra yapılmıştı. Hikayenin konusu oyun-testinden çok önce düşünülüp kararlaştırılmıştı. KD: “Ejderha Mızrağı” dünyasında geçen sayısız roman var ve hala yenileri de yazılmakta. Gerçeği söylemem gerekirse ben ‘5. Nesil’de geçen hikayeleri okumadım, fakat okuyan kişilerden “Ejderha Mızrağı” dünyasının çok değiştiğini duydum. Bu “değişimler” önceden planlanmış mıydı, yoksa kendiliğinden mi gelişti? Sizin ‘5. Nesil’le ilgili fikir ve görüşleriniz neler?M. Weis: Her dünyanın gelişmesi gerektiği gibi, “Ejderha Mızrağı” da gelişti diyelim, ve yeni, heyecan verici gelişmeler de olmakta. KD: Raistlin birçok kişinin, buna siz de dahil olmak üzere, en favori karakterlerinden birisi haline geldi. Her ne kadar sinsi, biraz karanlık, hasta ve bazen de garip tavırları olmasına rağmen, onu çok sevdik, sizce bunun nedeni nedir? Bu kadar merhametten yoksun bir karakteri nasıl benimsedik dersiniz? M. Weis: Par-Salian’in da dediği gibi, hepimizin içinde bir parça Raistlin var. Onun güce olan arzusu, kardeşiyle olan karmaşık aşk/nefret ilişkisi, kendine olan şüpheleri ve iç çelişkileri ile kendimizi Özdeşleştirebiliyoruz. KD: Bir başka seferinde de, Kayıp Dünya forumunda “Ejderha Mızrağı”ndaki Fizban ile, “Ölüm Kapısı Serisi”ndeki Zifnab arasında bir ilişki olup olmadığını tartışmıştık. Bu iki karakter arasında bir ilişki var mı? M. Weis: İsimden öteye gitmeyen bir ilişki! Zifnab çocukken birçok kitap okudu, “Ejderha Mızrağı” da bunlardan bir tanesi. KD: “Ejderha Mızrağı” veya sizin yazdığınız başka bir romanın filminin çekilme ihtimali var mı? M. Weis: Bize söylendiği kadarıyla, “Ejderha Mızrağı”nın senaryosu Hollywood yapımcılarına sunulmakta. KD: Kayıp Dünya’da yeni yazarlara fantastik veya bilim-kurgu hikayelerini yayınlamaları için imkân sağlıyoruz. Yazarlarımıza ne gibi bir öneride bulunursunuz? M. Weis: Bana emekli bir yazarın vermiş olduğu öneri: Okumaya devam et! Yazmaya devam et! Günlük işini elinde tut! Zamanınızı ayırıp sorularımı yanıtladığınız için size teşekkür ediyorum. Umarım birgün sizi de Türkiye’de görebiliriz! |
|||||||||
![]() |
|
|
|
#9 | |||||||||
|
Admin
Üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 3.180
Level: 43 [ Paylaşım: 1450 / 1611 Thanks: 480
Thanked 164 Times in 145 Posts
Tecrübe Puanı: 10
![]() |
1. CİLT ![]() Dinle neyden kim hikâyet etmede Ayrılıklardan şikâyet etmede Beni kamışlıktan kestiklerinden beri Ahımdan herkes inlemede. (Kamışlık: Cennet, Ney: İnsan, Ayrılık: Dünyaya iniş, Özlem: Allah) *Dildeşinden ayrı düşen yüz türlü nağmesi bile olsa, dilsizdir. Gül solup da mevsim geçince bülbülden nağme duyamazsın. *Kimin aşka eğilimi yoksa, kanatsız kuş gibidir. *Rahmet kapıları dilencilere hırslarından dolayı kapandı.Zekât verilmeyince yağmur bulutu gelmez, zina artınca bulaşıcı hastalıklar artar. İçine gam ve kasvetten ne gelirse korkusuzluk ve küstahlığından gelir. *Her odunun kokusu dumanından çıkar.İnleme, hastalığın çeşidini ele verir. *Aşk, Allah sırlarının usturlabıdır.(Usturlab: Güneşin yüksekliğini ölçen alet) Dilin tefsiri pek aydınlatıcıdır. Fakat dile düşmeyen aşk, daha nurludur . *Vakit keskin bir kılıçtır. Sufi, vakit oğludur. Yarın demez, anı değerlendirir. *Sırların gönülde kalırsa, muradın çabuk gerçekleşir. Tohum toprağa gizlenirse yeşerir. *Zahiri güzelliği ait olan aşklar aşk değildir. Onlar sonuçta utanç olurlar. *Cihan dağdır, yaptıklarımız ses. Başına gelenler o sesin yankısıdır . *Bu sıkıntılar çileler ocağın posayı gümüşten ayırması içindir. İyi ve kötünün imtihanı altının kaynatılıp, tortunun üste çıkmasıdır. *Dünya hissi cihanın, din hissi göklerin merdivenidir. Dünya hissinin sağlığını hekimden,din hissinin sağlığını Muhammed'den iste. Dünya hissinin sağlığı vücut sağlığıdır. Din hissinin sağlığı arzuları öldürmektir. *İnsan tarafgirlik, hiddet ve şehvetten şaşı olur. Hiddet ve şehvet ruhu Hak'tan ayırır. Garez gelince, hüner örtülür. *Fare nin şerrini def etmeden ambara buğday koyma. *Kalp huzuru olmadan namaz tamam olmaz. *Beden haset evidir . *Bu âlem canların hapishanesidir. *Nakış ve suret manâyı görmeyi engeldir . *Akıl ve zekâ kemâle ermekle Allah'a varılmaz.Yöneticiler hediye ve ihsanını çok bilmişlere değil,önlerinde acizlenenlere verirler. *Manâ yüzünden yükselmek, temiz ruhlara nasiptir . *Kimde dert varsa o koku almış, dermana ermiştir.Kim daha çok uyanıksa, derdi daha fazladır. *Parçaların yüzü bütüne dönüktür. Bülbülün aşkı da güle. *Putların anası nefistir. *Ahad ve Ahmed'e yapış ki, beden ebucehilinden kurtul. *Allah bir kimsenin perdesini yırtmak isterse o kişiyi temiz insanları ayıplamaya sevk eder. Ayıbını örtmek dilerse o kimse ayıplı kimseler hakkında konuşamaz hale gelir. Yardım etmek isterse, ona dua ve yakarış kapısını açar. *Her ağlamanın sonu gülmektir. *Akarsu nerdeyse orası yeşerir. Gözyaşı varsa rahmet gelecektir. *Gam görünce istiğfar et. Çünkü gam Yaratıcı'nın emri ile tesir eder. Allah dilerse bizzat gam ve sıkıntı sana neşe bile olabilir. * Fakirlik korkusu insanları hırs ve emele lokma yapmıştır. *Dünya zindan biz mahpususuz; zindanı del kurtul.Ten bir gemi, dünya denizdir. Dünyayı tenine koyarsan, gemi batar. Ayaklarının altına al ki yüzüp gidesin. *Âlem cesettir. İlim can. *Üç şey hakkında dudağını kıpırdatma: Gittiğin yol, paran ve mezhebin . *Hikmet arayanlar: Hikmet kaynağı olur.Tahsilden ve sebebe bağlanmaktan kurtulur.Bilgileri hıfzeden levh, levhi mahfuz olur, akıl ruhtan feyz alır. *Heva (arzular) iman kapısının kilidi dir. *İçi kötü olanın ayıbını deri örter.İçi iyi olanın aybını gayb âlemi örter. *Kalemin su, kağıdın rüzgar ise ne yazarsan yaz kıymeti yoktur. *Manâsız söz; suya yazılan yazıdır. *Gözün nuru gönül nurudur . *Kaza gelince bilgi ve tedbir uykuya yatar. *Allah insana akıbetine göre isim verir.Halk Ömer'i müşrik bilirdi.Ama Allah ezelde onu mümin yazdı. Mümin oldu. *Kaza seni gece gibi sarsa da elinden tutacak olan yine odur.Seni emin kılmak için Allah'ın bela ile korkutmasını da bir çeşit yardım bil. *Sağlık; zıtların barışıdır.Aralarında savaş varsa bedene ölüm gelir *Zalimin zulmü karanlık kuyudur.Sonunda içinde boğulur. *İnsanlardan gördüğün zulümler senin huyundur.Sen kendi huyunu onların aynasında seyredersin. *Ey gam ateşine dalan! Ateşe azar azar nur serp de nur olsun. *Dünya; dedikodu, tartışma ve bahis kuyusudur. Bu kuyuya düşersen sağlam çıkamazsın . *Üstünlükler ve durumların değişmesini Hak'tan bil . *Birkaç gün su içmeyi bırak. Ağzını ebediyet şarabına daldır ki hakikât içesin. *Cehennem bu nefistir.Bizim nefsimiz ateşten parçadır. Parça bütünü özler. Nefsin hedefi de ait olduğu cehenneme bizi çekmektir. *Ok gibi doğru olursan, hiçbir yay seni tutamaz. Hakça ol ki, nefis yayından hakikâte fırla. *İnsan, gözden ibarettir. Göz ise dostu gören gözdür. *Hak'tan korkup takva yolundan tutandan cinler ve insanlar korkarlar. *Ekmek sofrada cansızdır. Vücuda girince neşeli ruh olur. *Allah'ın yaratması bizim işlerimizi meydana getirir. Bizim işlerimiz Allah işlerinin eseridir. *Allah Adem'e'Senin suçunu da ben takdir ettim.Ama sen suçun tamamını üstüne alıp tevbe ettin.Niye , Rabb'im bunu sen yaptırdın demedin'dedi.Adem'korktum, edep dışına çıkamazdım'dedi.Allah'işte o edebin sebebi ile biz seni koruduk ve kayırdık'dedi. *Hürmet eden, hürmet görür. *Akıl hakim iken Ömer'le Ebulhakem bir idi.Ömer can âlemine geçti Halife oldu.Ebulhakem akıl aleminde kaldı.Ebucehil oldu. *Kuran'ın hükümlerini tutar,kıssalarından hisse alırsan can kuşuna ten kafesi dar gelir. *Halk arasında meşhur olmak, sırlara ermeye engeldir.Şöhretten kurtulmaya bak. *Dostların sevgiliyi anması sevgiliye ne mutludur. *Allah'ım kahrına da, lütfuna da hakkı ile âşıkız. *Dil çakmaktaşı ve demiri gibidir.Dilden çıkan ateş olur. *Şeker gibi söz söylemek istersen helva yemeği bırak, sabret.Firaset sahiplerinin hırsı sabra, çocukların hırsı helvayadır.Sabreden arşa çıkar, helva yiyen yerde kalır. *Kâmil insan toprak tutsa altın olur, eksik insan altın tutsa toprak olur. ![]() *Söze kulaktan gir.(Önce dinle) *Adem Allah'ın azabından ağlamakla kurtuldu. *Helal lokma, nuru ve olgunluğu arttırır.İlim, hikmet, aşk, incelik helal lokmadan doğar.Lokma tohumdur; mahsulü fikir.Lokma denizdir; incisi fikir. *Ağızdan bir kere çıkan söz; yaydan çıkan ok gibidir. *Canını yak ki, tenin aydınlansın. *Padişahlar önlerinde eğilene ikram ederler. Çok bilenlere değil. *Kim seviyorsa, bil ki seviliyordur. *Susuzlar suyu arar, su da susuzları. *Hakk'a dalan doymaz, daha çok dalmak ister. *Âşıkların hayatı ölümdür.Gönül , gönül verilerek alınır. *Ucuz kazanan, ucuz verir.İnci çocuğun eline geçerse onu bir somun ekmeğe satar. *İki deniz olan gözlerin incilerle dolsun istersen, gam toprağından gözüne sürme çek de ağla. *Dünyanın lütfu ve yaltaklanması hoş bir lokmadır. Ama az ye. Çünkü o lokma ateştendir. *Kınanmak; kaynatılmış ilaç gibidir. *Nefis övüldükçe firavunlaşır. Alçakgönüllü ol, büyüklenme. *Yusuf gibi güzel olamadıysan bari Yakup gibi ağlamayı öğren. *Niyaz ve yoksullukta ölü gibi ol. *Nebi;'bahar yelinden yararlanın,güz yelinden sakının' dedi. Güz; nefis ve hevadır. Bahar akıl ve ruh. Güz şeytanı fısıldar. Bahar ise Evliya sözüdür. *Bu âlemin direği gaflettir. Akıllılık ve uyanıklık öbür âlemdendir.Bunlar sana galip gelirse bu âlem gözünde alçalır. Akıllılık güneş, hırs buzdur. Akıllılık su, dünya kirdir. *Allah kimi kendine davet ederse, o kişi dünya işlerinden vazgeçmeye başlar. *Geçmişe üzülmek, gelecekten tedirgin olmak, Allah'la arandaki perdedir. O perdeyi ateşe at ki ardından Allah görünsün. *Aşığın vergisi, can vermektir.Hak uğruna ekmek verene ekmek verilir. Can verene can katılır. *Sel ister bulanık olsun, ister saf olsun madem ki geçicidir, onu konuşarak vakit öldürme.Dünya malı sele benzer. *Bütün yaratılanlar Allah'ın ailesidir.Allah da ne güzel aile reisi!. *Mal ve para külah gibidir.Külaha keller sığınır. *Yoksullar mal ve mülkün ötesinde Allah'tan pek büyük rızık alırlar. İnsanlar onları anlamaz, sözlere değer vermez. *Peygamber'fakirlik övüncümdür'dedi. *Yoksulluğa sabret, gam ve kederi bırak artık.Yüce Allah'ın ululuğu yoksulluktur. *Benim sözlerim can memesinde süttür.Emen olmadıkça güzelce gelmez.Dinleyen susuz ve arayıcı olursa vaiz ölü de olsa söz söyler . *Aşağılık kişi yücelerin düşmanıdır. *Allah kadını erkeğe yoldaş yarattı.Adem nasıl olur da Havva'dan ayrı kalır.Görünüşte su, ateşten üstündür.Görünüşte erkek kadına üstündür.Ama gerçekte su, ateşe konunca fokur fokur kaynar.Gerçekte erkekler mağluptur.Mağlupluk muhabbet vesilesi olacaksa ne mutlu mağluplara!. *Sevgi ve merhamet, insanlık; hiddet ve şehvet, hayvanlıktır. *Kadın Hak nurudur.Sevgili değil.Kadın sanki yaratıcıdır.Yaratılmış değil . *Barış dalgaları gönül kirlerini giderir.Sevgi acıları tatlıya çeker.Sevgilerin aslı hak yola gitmektir. *Sıradan otlar, bir ayda yetişir.Gül yetiştirmek istersen bir yıl bekleyeceksin. *Su korukta ekşidir, üzümde tatlı olur, şarapta haram olur, sirkede helal olur. *Görünüşteki iyilikler, gizli sevgilerin alemetidir . *Akrabalık sevgiyi bildirir *Sevgi, insanı kör ve sağır eder. *Gözlerini heva ve hevesten yum. *Yoksulluk aynadır. Yoksula olan tavrına göre kendini gör. Cimri misin cömert misin anlarsın. *Herkes Hakk'ı işitemez. Her kuş bütün inciri yutamaz. *İstetmeden vermeye bak. *Yöneticilerin huyu halka tesir eder. Gökyüzü yeşil ise, yer yeşerir. Gökyüzü kara ise yere yıldırımlar yağar. *Deniz ; ölüyü üstünde taşır, diriyi boğmak ister.Nefis sıfatlarını öldür ki hakikât sırlarını denizi seni üstünde taşısın . *Manâ kapısını tıklatırsan, açarlar.Fikir ve mantık kanadını terk et ki, sırların şahini olasın. *Görüntü ibadete engeldir.Görüntüyü bırak manâya bak. *Gam ve kederin anahtarı sabırdır. Endişe etmekten sakın, sakin ol. İlacın başı perhizdir. Düşünce ve mantık perhizi yap ki, can kuvvetini göresin.Kaşınmak uyuza ilaç olmaz,sadece kaşıntıyı artırır. * Süslenen kişi, kendini göstermek ister. Ahirete dünyadan ibadet süsü sürmemişsen kendini Allah'a nasıl göstereceksin!. *Çiçek dökülünce meyva çıkar.Ten harap olunca can görünür *Heva ve hevesle az dost ol. *Aslanlığına güvenme. Ümit gölgesine sığın *Dünya malı Allah'ın tebessümüdür. Ona bak ama, sarhoş olacak kadar değil . *Hayallerimiz geniş, dünya dardır.Hayale fazla dalma, sıkıntın artar. *Akıllı kişi sıkıntı çekerken, harap olanlardan ders alır. *Aslana ancak akılsızlar yiğitlik taslar. *Görüntüden geçip gönlünü arıtan, gayb sırlarına ayna olur . *Başına gelen eziyetler artıyor değil mi? Buğdayı başak olsun diye toprağa attılar.Değirmende un olsun diye ezdiler.Ekmek oldu.Dişleri ile ezdiler.Ezil ki can olasın.Can veresin. *Varlık yoklukta görülür. Zenginin cömertliği yoksul varsa anlaşılır. *Noksanını gören, Allah'a kanatlanır.Kendini olgun sanan yerde kalır. *Kasırga, ağaçları yerinden söker.Ama alçak otlara şifadır.Gönül, sende Allah'a karşı ot gibi mütevazı ol da rahmete eresin . *Faziletin mihrabı şüpheli işten kaçınmak ve dünya sevgisini azaltmaktır. *Heveslerinden kurtulan kişi buluğa ermiştir.Milletin çoğu ise halen çocuktur.Vehim, fikir, duygu, çocukların tahtadan atıdır.Sen ilim atına bin.İlim, gönül ehline küheylan olur, beden ehline yük olur. *Kendini kendinden arıt ki, içindeki pak seni göresin. *Vücut ana gibi ruha gebedir.Ölüm ruhun doğumudur . *Zindandan kurtulmak istersen sevgiliye baş eğ.(Secde yap) * Ümit ve korku perdesini yırtarsan gayb alemi bütün ihtişamı ile karşına çıkar. *Sözden el çek ki, Allah sende Ledün ilmini meydana çıkarsın. *İyilikte ve kötülükte her insanın kendisine benzer melekten bir arkadaşı vardır . *Ateşten yaratılanlar, topraktan yaratılana düşmandır. Ateş suya , su ateşe düşmandır. Ateş heva, su ise dindir. Din ehlini, kin ehlinden ayır. Hak'la oturanı ara bul da onunla otur. *Olayları yorumlama.Kendini yorumla.Kendine kötü de, ama gülbahçesine kötü deme. Hilm (yumuşaklık) kılıcı düşmanları yener. İlim suyu toprağı yeşertir . *Allah'a kul ol, tene memur olma. *Hışım, şehvet ve hırs rüzgârı namaz ehli olmayanları siler süpürür. *Arzulara kul olan, Allah katında köleden beterdir. *Bazı suçlar ve günahlar rahmet ve kurtuluş sebebidir. Ömer Peygamber'i öldürmeye geldi.İman etti. Âdem yasak meyve yedi. Kulluk ve dünya hayatı başladı. *Bazı öldürmeler hayat verir. Bahçıvan ağaçları budamasa dallar gelişir mi?Terzi kumaşı parça parça etmese elbise çıkar mı? *Yürü, kork ve kötüleri az kına. Allah takdirinin tuzağına karşı aczini bil. *Hangi renk camdan bakarsan güneşi o rengte görürsün. Camı kır ki nur görünsün. *Allah seni bezedi, nakşetti. Nakşı kıramazsan ruhu göremezsin. Allah'ın nakşını yine Allah'ın eliyle kır. Sevgilinin camına onun bahçesinden taş at. *Amaca sabırla varılır. Acele ile değil. *Öte âleme bağ olan şeyler; ağız ve boğazdır. Onları kapa da ötel *Bâki nur, bu aşağılık dünyanın ardındadır. Unutma ki; süt de kan nehirlerinin içinden akarak saf oldu. *Bir akıl başka bir akılla birleşirse, kötü söz ve kötü işe engel olmuş demektir. Nefis başka bir nefsle dost olursa, akıl işe yaramaz hale gelir. Akıl başka akılla birleşti mi yol görünür, nefs başka nefsle birleşti mi yol kapanır. *Bilgiyle uyumak, uyanıklıktır . *Ruh, ilim ve akılla dosttur. *Hayvan padişahın mevkiini bilebilse, öküzle eşek de Allah 'ı görürdü. *Sabır, kurtuluşun anahtarıdır. Sabır, gözün perdesini açar; gönlü yarar açar. Gönül saf hale gelince de toprak ve su haricinde suretler görürsün. *Güzel; güzeli sever. *Can aynası, ancak sevgilinin yüzüdür. *Mal çöptür. Ama boğazına da bir takıldı mı âb-ı hayatı içmene engel olur. *Nice dualar vardır ki; helak olmanın ta kendisidir. Onun için Allah kabul etmez onları. *İnsanların çoğu; insan yiyicidir. Selam verseler de pek emin olma. *Aslan gibi avını kendin avla.Yabancının yaltaklanmasını, akraba desteğini falan unut. *Kimsesiz olmak; adam olmayanların işve yapmasından daha iyidir. *Tene yağlı ballı şeyleri verdikçe cevherini gelişmiş göremezsin. *Miski tene sürme, gönle sür. Misk; Allah adıdır. *Temiz söz hakikatten uzak olanlara tesir etmez. Çarpık ayakkabı çarpık ayağa uyar. Doğru olmayan gönüllere de şeytanın efsun ve efsanesi uyar. *Dini, babadan bedava miras olarak buldun. Onun için şükürden baş çevirirsin. Mirasyedi, mal kıymetini ne bilsin!.. *Ben birisini ağlatırsam rahmetim coşar, ağlayıp taşan kişi de rahmete erer. *Birine bir şey vermek istemezsem, o isteği ona göstermem. *Rahmetim ağlamalara bağlıdır. Kul ağladı mı rahmet denizi dalgalanmaya başlar. *Şehirler diridir. Kalıba bakma sen, onlar da hisseder. *Gönlüne geçim kaygısını az koy. Eğer Hak kapısında isen korkma, ikram edilirsin. *Beden, ruha otağdır . *Dal, ağlayan buluttan yeşerir. Mum ağladıkça aydınlık artar. *Mukallit olarak yaşama dini. Ama mukallit de ihsana nail olur.Yakını ölmese de cenazede yas edicilere de ücret verirler. Ekmek isteyen, yıllardır 'Allah ' der de gönle inmemişse bu söz, mushaf taşıyan eşekten farksızdır . *Gözün, aklın ve kulağın saf olsun dilersen; tamah perdesini yırt. *Afetsiz, felaketsiz hiçbir köşe yoktur. Allah 'ın halvet yerinden başka hiçbir yerde dinlenme ve rahat yoktur. *Sabır, güzel hayallerle tatlılaşır. *Kurtuluş ümidi imandan gelir . *Sen mekânsın. Ama aslın mekânsızlıktır. Bu dükkânı kapa da ötekisi açılsın. *Kim seni Hak 'tan, hakikatten soğutursa bil ki; şeytan içindedir. *İnsanlardaki güzellik, altın yaldızdır. *Eşeğin varsa mutlaka semer de olur. Canın var ise ekmek az çok gelir korkma. *Tenini geliştirip de sonra 'İnsanlar bana hased ediyor 'diyen yanıldı. Hasedci içinde a ahmak!. *Nefsini öldürürsen, özür dilemekten kurtulursun. *Allah seni çirkin yaratmış olabilir. Bari ahlakını güzelleştir de hem yüzü hem huyu çirkin olmaktan kurtul. *Bu dünyada en iyi ehliyet, iyi huydur. *Fazileti ve mahareti kenara at. Hak yolda iyi huy ve hizmet fayda verir. *Demirciler demir döverler. Demir kıpkırmızı olur da silah olur işe yarar. O demir, meşakkat çeken fakirdir. *İnsan; dilinin altında gizlidir. Dil, can kapısına perdedir. Rüzgâr eserse perde açılır, içi görünür. *Halk kendinden gafildir. Herkes önce kendi kusurunu görebilse ıslah edicilere ihtiyaç kalır mıydı? Kendi yüzünü görmek herkese nasip olmaz. Gören, Hak nurunu görür. *Her şey, neye layıksa ona dönüşür. *Her hünerin aslı, hayal ve düşüncedir. *Kötü huylu güzel yüz, sahte paraya benzer. *Sevgilinin huzurunda tedbir almayı bırak. Hoş,sana tedbir aldıran ya da aldırmayan da O zaten *Şehadet mümine hayat, münafık için çürüme ve ölüm. *Her canın gıdası farklıdır. Öküz şekerden ne anlar? *İnsanın asıl gıdası Allah nurudur. *Her şey bir şeyle buluşur da hayat bulur. Erkek kadınla buluşur çocuk olur, toprak bulutla buluşur bereket olur. *Yeşilliğe bakanın gamı gider. *Nice kişiler surette kaldı, özü göremedi. Göz aslında bir yağdır; gönülle birleşirse nur olur. Sen gözü gönülle destekle de nuru gör, sureti aş. *Her kötü huyunu diken bil. Kaç kere ayağın yaralandı da fark etmiyorsun. *Cömertlik; şehvet ve lezzetleri terk etmektir. Şehvet yüzünden düşen kalkamaz, hiç unutma. *Heva ve hevesi bırakmak sağlam bir iptir. Buna tutunup arşa çıkarsın. *His nuru insanı aşağı çeker, Hak nuru yukarı *İhlasa eren kurtulur. Hiçbir ekmek tekrar buğday olmaz, hiçbir ayna tekrar teneke olmaz. Öyleyse ihlas makamına ermeye bakmak. Erdin mi geri inmezsin korkma. *Güzele eş olan kurtuldu. Kara odun ateşe eş oldu aydınlık geldi. Ölmüş buğday (ekmek) cana eş oldu hayat geldi. *Hıristiyanların cehaletine bak ki; asıldı dedikleri İsa 'dan medet umarlar. Bizim İsa 'mız diri. *Haset, pusuya yatmış kurttur. *Bedene hangi huy galip ise hüküm onundur. Maden içinde altın fazla ise altın sayılır, bakır fazla ise bakır sayılır. Sevabın fazla olsun ki; mümin diye hüküm verilsin. *Öküz nefsini öldür de gizli ruh dirilsin. *Zina edenler avret yerleri kokarak, şarap içenler ağızları kokarak haşrolacaklar. *Dost, altın gibidir, bela da ateşe benzer. Halis altın ateş içinde saf hale gelir. *Gaybı bilen Allah 'ın has kulları kalb casusudur. Has bilgi almak istersen o casuslarla irtibata geç. * Lokman iyi bir köle idi. Efendisi onda bereket sezdi de her yemeği önce ona verir sonra onun artığını yerdi. Bir gün karpuz aldı efendisi ve lokmana yollamadı, onu huzuruna çağırdı. 'Lokman al karpuz ye 'dedi bir dilim verdi. Lokman iştahla yedi. Bir daha kesti onu da yedi. Derken son dilime gelindi. Efendi 'Bunu da ben yiyeyim 'dedi. Isırması ile tükürmesi bir oldu. Efendi 'Lokman bu karpuz zehir, nasıl yedin, niye demedin bize ? 'dedi. Lokman 'Efendim, bana bugüne değin öyle çok ihsan ettiniz ki, bu karpuz acı diyemezdim. Bu edebe ters olur, size nankörlük olurdu 'dedi. Hak 'tan gelen belaları acı karpuz bil. Sana ne nimetler verdi. Acı karpuz verdi diye hemen kızacak mısın, yoksa Lokman olma niyetin var mı? ![]() *Sevgiden acılar tatlı, bakır altın olur. Sevgiden ölü dirilir. Sevgi, bilgi neticesidir. Noksan bilgi, aşk doğurmaz. *Aklın özelliği sonu görmektir. Sonu görmeyen akıl ise nefsindir. *Bir yandan korku, bir yandan ümidin varsa iki kanatlı olursun.Tek kanatlı uçulmaz zaten. *Can İbrahim'i olursa onu ateş yakar mı? *Hile eden, hile bulur. *Allah hükmeder dilediğini yapar. Bazen derdin kendisi bile şifa olur. *Tevbe de elde değildir. O nasip ederse tevbe edersin. *Tevbe tohumunu gözyaşı ile sulamazsan rahmet meyvesi nasıl beklersin *Akılsız dost, düşman demektir. *Musa, dağda bir çobana uğradı. Çoban aklınca Allah 'ı zikrediyordu. Şöyle diyordu: 'Hey koca Tanrı!.. Gel bana sakalını tarayayım, gel bitini ayıklayayım, gel sana süt içireyim, gel de kulübemde dinlen ' Musa hiddetlendi: 'Behey sersem, Allah 'la nasıl konuşursun? Dua ederken kâfir oldun gitti, behey akılsız ' Çoban bir feryat etti ki, ağlayarak tası tarağı bıraktı çöllere düştü. Allah Musa 'ya vahyetti; 'Kulumla arama girmeye utanmaz mısın? O ne güzel beni kendi aklı ve gönlünce anardı. Ey Musa sen Allah 'a yaklaştırmaya mı geldin uzaklaştırmaya mı? ' Musa hatasını anladı ve üzüldü de çobanın ardına düştü. Çoban çöllerde idi artık. Musa 'Hakkını helal et, sürünün başına dön 'dedi. Çoban 'Sen beni azarlayana dek ben dünyada idim. Şimdi Rabbim beni öyle bir nurla ateşledi ki durmam artık, perde açıldı ey Musa! 'dedi ve gözden kayboldu. Can, sevgiden nurdur. Allah can ehlinin diline bakmaz kalbine bakar. Kâbe 'nin içine girene 'Kıbleye dön 'demek ne kadar abestir. *Âşıkların şeriatı da mezhebi de Allah 'tır. *Ölümün sırrı haşrde, kanın sırrı bedende ortaya çıkar. *Karalanmış tahtaya yazı yazılmaz. Bil ki, Allah 'ın bela vermesi ve seni ağlatması rahmet yazısı yazmak için kalp tahtanı temizlemesi demektir. *Kim altına ve gümüşe ermiş ise bil ki, kazanma zahmetine katlanmış demektir. * Ay, ancak geceleyin cilve eder. Sevgiliye gece git. * 'Akıllının düşmanlığı cahilin sevgisinden yeğdir 'der Hak Peygamber. *Adamın biri ağaç altında uyurken ağzına yılan girdi. Bunu uzaktan gören yiğit bir atlı koştu ve hemen uyuyan adamı uyandırıp kırbaçlamaya başladı ve ona yerden çürük elmaları yemesini emretti. Adam korkudan yedi. Sonra yiğit adamı kırbaçlayarak koşturuyordu. Zavallı adam çöllerde saatlerce koştu. Kan ter içinde kalmıştı. Nihayet yere diz çöktü ve başladı kusmaya. Yılan çıkıverdi. Adam yiğite minnetle baktı ve 'A yiğidim bunu neden baştan demedin, sana düşman kesilmiştim şimdi minnettarım, canım kurtuldu . 'dedi. Yiğit 'Baştan desem ödün patlar yaşayamazdın. Kurtulman için kırbaç, çürük elma ve koşma gerekiyordu 'dedi. İyi anla! Yılan giren adam sensin. Yiğit, Hak Nebi...Kırbaçlar dünyevi eza ve belalar. Çürük elma fakirliktir. İçinden çıkan yılan ise nefsin. Onu defetmeden kurtulamazsın. * Gönül aynan saf olmadıkça çirkini güzelden ayıramazsın. *Gülsuyuna b.k böcekleri üşüşmüş ise, bil ki o su aslını yitirmiştir. * İblis Adem 'e secde etmiş olsaydı; Adem, Adem olmazdı. *Aptalın sevgisi, ayı sevgisidir. Kini sevgidir, sevgisi de kin. *İhsan etmek kine merhemdir. *Cemaate dost ol. Kervan kalabalık ise eşkıyanın cesareti kırılır. *Miractan maksat, Dost 'u görmek idi. Bu arada arş da görüldü melekler de. *Gönül uykuda penceredir. Uyanık rüya görenler ise ariflerdir. * Ağrı, sızı ve hastalık hazinedir. Deri yırtıldı mı iç tazelenir . *Akıl, başka bir akılla kuvvet bulur. *Dünyada üç tip kadın vardır, ikisi zahmet ve mihnet, biri hazinedir: 1-Bakire olanı alırsan, her şeyi ile senindir, hazinedir. 2-Dul olanı alırsan yarısı senindir, yarısı eski kocasının. 3-Hem dul hem çocuklu alırsan hiç senin olmaz, aklı hep çocuğun babasındadır. *Anaları ağrı tutmasa, çocuk doğmaz. Bu gönül gebedir, ağrısı bela. Nasihatler de ananın ebesi. *Allah 'ın feyzine geç mazhar oldu isen üzülme. Bil ki, O ihmal etmez, imhal eder (mühlet verir, zamanı vardır.) *Vuslat muhabbeti duymak dilersen VEDDUHA suresini çok oku. *Ateşe mensup nefsi gül bahçesi yap. Vefa tohumunu ek de zikir ve tesbih bülbülleri ötüşmeye başlasın. *Kahırla lütuf birbirine eştir. İkisinden rahmet doğar. *Sevdiğin şeyler, seni kör ve sağır eder. *Gönül yalan sözden ferah bulmaz. Yağa su karışırsa kandil güzel aydınlatır mı? *Halk, arzu ve heva sarhoşudur . *Kasıtsız olmak bilgisizi âlim yapar, kasıt ve garez bilgiliyi zalim yapar. *Avamın ibadeti havâsın günahıdır . *Dostlarla olunca acı yemiş bile hoş olur. *Yemin, yalancıların siperidir. Doğrular buna ihtiyaç duymaz ki. *Hak olmadıkça batıl anlaşılmaz. *Allah Kadir gecesinde gizlidir. *Korku, açlık, mal azlığı ve hastalık can hazinesinin ortaya çıkması içindir. *Söz manaya yetmez. Söz hesaba benzer. Hesap güneşe bizi ne kadar yaklaştırır ki? Allah 'ı bilenin dili kapanır, gönlü manaya açılır . *Oltadaki et, balığın canını almak içindir. Onu ihsan sanan helak oldu *Başkasının ayıbını söyleyen, onu mutlaka görecek demektir . *İnsanın yarısı ayıp, yarısı gaybtır. *Allah merhamet etti de bize Nuh ve Hud kavminin helâkini örnek yaptı. Biz ibret alalım diye onları kahretti. Ya tersini yapsaydı? *Ekmeğim yok diye ağlayan! Mademki Allah merhametli diye inandın, korku niye? *Yunus balık karnında pişti.Yunus tesbihle karaya çıktı. Sabretmek canın tesbihidir. Sabır sırattır, geçerken sızlanma, nasıl olsa yolun cennete çıkacak. *Dünya hikmeti zannı ve şüpheyi artırır, din hikmeti kişiyi arşa çıkarır. *Ahir zamanın adi ukalaları kendilerini evvelki alimlerden üstün görür . *Fikir ona derler ki; bir yol açsın. Yol ona derler ki; Allah 'a varsın. *Duygu koyunlarını Allah yaylasında otlat ki, hakikât bahçesine gidebilesin . *Söz yuva gibidir, Manâ kuş gibi. Cisim ırmaktır, ruh su gibi. * Nefs Nemruttur. Ateş yakar onu. İbrahim nefsi öldürdü ateş yakmadı. *Kılavuz yolcuya gerek, menzile varana kılavuz gerekmez. *Her şey zıddı ile anlaşılır . *Karalanmış kağıtta yazı okunmaz, beyaz kağıtta okunur. İçini arıt da nur görülsün. * İçsiz tohum fidan olmaz, zevksiz ibadet fayda etmez . *Güneş ışığı pisliğe düşmekle değerini yitirmez. *Kibir ve kinin başlangıcı şehvettir . *Büyüklenmek zehirdir. * Şehvet yılanını hemen ez ki, büyüyüp başına ejderha kesilmesin. *Yoldaşını çok övme, ayrılık gelir. *Anne yavrusuna süt vermek için çocuğu çağırsa çocuk delil ister mi, güvenerek hemen koşar. Peygamber anadır, hâlâ sözlerinde delil ve mantık mı ararsın? *Kıssa ölçektir, mana içindeki buğday. Akıllı olan, taneyi alır ölçeği almaz, ona takılmaz. * Aralarında sözden eser yok, ama Bülbülle Gülden ne maceralar dinlersin ibret alırsın!. *Gönlü açık olanın, eli de açık olur. *Sirkeyi ısıtsan bal olmaz, balı ısıtsan sirke olmaz. *Uzağa bakış kör eder. Adam sarayda uyur, sarayı görmez. Yakına bak da gör kendindekini. Gök gürlemesi, susuzun başını ağrıtır. Bilmez ki rahmet gelecek. *Kötü zan, insana güçlü bir engeldir. |
|||||||||
![]() |
|
|
|
#10 | |||||||||
|
Admin
Üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 3.180
Level: 43 [ Paylaşım: 1450 / 1611 Thanks: 480
Thanked 164 Times in 145 Posts
Tecrübe Puanı: 10
![]() |
KİTAB-I KRİTİK
Selim ÇORAKLI ÜSTADLAR GEÇİDİ Tarihe kısa bir göz gezdirdiğimizde, edebiyatı imanın emrine vererek onu yüksek bir gaye uğruna vasıta olarak kullanan yüzlerce büyük sanatkârın varlığıyla karşılaşmamız mümkün. Mekke müşriklerinin peygamberimize olan saldırılarının önüne hicivleriyle set olan Hasan b. Sabit'ten, edebiyatın dev üstadı Cahiz'e, en zor ve ümitsiz zamanlarda insanimizin gönlüne seslenerek onu içinde bulunduğu kaos ve ümitsizlikten kurtaran Yunus'tan, semboller üstadı Mevlana'ya ve oradan da Mehmet Akif'lere kadar uzanan çizgi bunun en müşahhas örneği. Ülkemizde de ayni alanda büyük sanatkârların varlığı bilinmektedir. Edebiyatı imanının emrine veren bu büyük sanatkârların başında şüphesiz cağa damgasını vurarak giden üstat Necip Fazıl gelir. "Anladım isi sanat, Allah’ı aramakmış, / Marifet bu, gerisi yalnız çelik çomakmış" anlayışı ile gerçek sanatkârın hangi yolu takip etmesini ortaya koyan Necip Fazıl’ın, bu noktadan sonra ortaya koyduğu bütün eserlerinin İslami edebiyat anlayışı ile vücut bulduğunu görürüz ki, sadece birkaç eserinin tetkik edilmesi bunu bütün çıplaklığıyla gözler önüne serer. (Bu hususta sadece «Çile, Çöle İnen Nur, İdeolocya Örgüsü, Tanrı Kulundan Dinlediklerim» gibi eserlerini okumak yeterli olur.) MARİFET YÜKÜ Yüzü aşan kitapları içerisinde çok çeşitli konuları imanın ışığında inceleyen Necip Fazıl’ın "Edebiyat Mahkemeleri" isimli eseri ise, yukarıdan beri genel çerçevesi ile izah etmeye çalıştığımız fikirler doğrultusunda edebiyatın temeli sayılmaya aday bazı konularda başlı başına birer tespit, teşhis ve tedavi niteliği taşımaktadır. "Edebiyat Mahkemeleri, Doğu edebiyatı ve Dil Raporları" seklinde üç bolum altında incelenen eserde, dünle bugün arasında kurulabilecek köprüde tek bağlayıcı unsurun iman olabileceğini, mevcut anlayışla beslenerek ortaya konan eserlerin "marifet" yüklü, bundan soyutlanan edebiyata dâhil her şeyin ise ancak "yalnızca çelik-çomak" mesabesini tutabileceğini dile getirilir ki, bu anlayış Necip Fazıl’ın bütün eserlerinde "Anladım isi sanat, Allah’ı aramakmış" seklinde yansımasını bulmuştur. MAHKEMELERDE SEYAHAT Edebiyat mahkemelerinin birinci bölümünde edebiyatımızın son iki asır içerisinde sıçrama taşı sayılabilecek Tevfik Fikret, Yahya kemal, Mehmet Akif ve Nurullah Ataç gibi şahsiyetler mahkeme önüne çıkarılarak "marifet" ekseni içerisinde sorgulama ve yargılamaya tabi tutulmakta ve haklarında gereken hükümler verilmektedir. Tevfik Fikret için; «şiir cephesinin namevcut, fikir cephesinin gülünç, ahlak cephesinin yalan, seciyesinin baştanbaşa rubu, iman cephesinin ise isyan ve inkâr» olduğu tespiti yapılırken, Yahya Kemal için; "dünyaları kavramakta en ileri (plastik) zevk hadlerinin mağrur inzivasına çekilmiş ve buradan büyük idrake yol bulamamış sanatkâr" denilerek Fikret'le ayrılan noktaya işaret edilmiştir. Nurullah Ataç için yapılan değerlendirmede, hiçbir edebi tenkit anlayışının ve fikirlerini istinat ettirdiği dünya görüşünün bulunmadığı, sadece hissi bir ruh seciyesine sahip olduğu ve nakilcilikten öteye geçmediği ifadelendirilmektedir. Sanatı imanın emrine vererek yaptığı yukarıdaki değerlendirmelerde yüzde yüz isabet ettiğine inandığımız Necip Fazıl’ın, Mehmet Akif'in hayatini; "bütün bir sahte gidiş içinde, o sahteciliği sadece sahte olmayarak ayni kıratta bir aksülameli halinde, hem mefkûresi ve hem sanatıyla, hakki verilmemiş bir hakikilik, aslilik ve halislik örneği" tarzında hulasa ettikten sonra, Akif'in sanat anlayışını karara bağlarken sarf ettiği "doğru yolun kifayetsiz mütefekkiri, küçük şairi" seklindeki değerlendirmelerde hangi ölçüleri kullandığını doğrusu tespit edebilmiş değiliz. Eserin Doğu edebiyatı bölümünde Arap, Mısır, Fars edebiyatında zirveyi tutan, birçok şair ve yazar eserlerinden örnekler verilerek günümüz insanına takdim edilirken, Doğu’nun büyükleri olarak da Nizami, El- Maarri, Haysam, Ibn-i Fariz ve Sadi takdim edilmektedir. Eserin üçüncü bölümünü oluşturan Dil Raporları’nın "Zavallı Türkçe" kısmında, dilimizin nasıl ve niçin bozulduğu üzerinde derin tahliller yapılmakta ve çözüm yollarının neler olabileceği ortaya konulmaktadır. On yedi adet rapordan oluşan Dil Laboratuvari'nda ise daha çok dilimizin imla kuralları ve uydurmalar üzerinde durulmakta ve hükümler serdedilmektedir. Sözün özü edebiyatı da diğer sanat dalları gibi Allah’ı aramakta bir vasıta gören Necip Fazıl’ın "Edebiyat Mahkemeleri" isimli eseri, iman noktasından hareket edilerek edebiyatçılarla birlikte edebi eserlerin de niçin ve ne şekilde tenkide tabi tutulabileceklerinin müşahhas bir örneğini oluşturmaktadır. Üstadın diğer eserleri gibi okumaktan büyük zevk aldığım bu güzel eseri herkesin okumasını da gönül rahatlığı içerisinde tavsiye ediyor ve eserden birkaç tespiti vermenin faydalı olacağına inanıyorum. * Türk, İslamiyet’i kabul ettikten sonra düşünmeye başlamıştır. Bu, anlayan ve insafı olan için riyazî bir hakikattir. * Dil, istikrai, yani kendi iç ve öz kanunlarıyla mevcut bir müessesedir ve dışarıdan, bütün bir lisan uydurma seklinde müdahaleye tahammülü yoktur. * Asli ve iptidai haliyle fakir olan Türkçe, bugünkü yazılış sekliyle de, terbiye gücünden yoksun bir fakirliğe düşürülmüştür. * Mehmet Akif, ne kendisini sevenlerce, ne de kendisinden tiksinenlerce anlaşılabilmiş bir şahsiyettir. * Yahya Kemal, öz şiirde, (plastik) hadleri aşamamış müstesna zevkli bir nakışçı; fakat bütün hayat ve davalarına yol verecek olan büyük muhteva planında hiçbir şey değildir. * İmanın ta ruhuna, merkezine, mihrakına, kendisine isyan. Ve hiçbir şeye inanmamak. Ne bir dava, ne davalar arasında bir terkip, ne de bütün hadiselere tatbikte şart olan ana mizan ve olcu. İste Tevfik Fikret. * Doğu edebiyatına terkibi bir tarih ölçüsüyle bakılınca, büyük ve ustun seciye noktasından onun başlangıcını İslamiyet’e bağlamak borcunda kalınır. Kimlik Sahasında nadir bulunan eserlerden biri olan "Edebiyat Mahkemeleri", sanatı, imanın emrine amade kılan Ustad Necip Fazıl Kısakürek tarafından kaleme alınmış. Üstadın yüz birinci, büyük Doğu Yayınları’nın ise 65. kitabi olan eser 250 sayfa. (ZAMAN-Arşiv) |
|||||||||
![]() |
|
![]() |
| Bookmarks |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Edebiyat Sanatı | admin | Edebiyat Sanatı | 0 | 10-27-2009 22:36 |
| Edebiyat Nedir? | admin | Türk Edebiyatı | 0 | 10-27-2009 22:35 |
| Sözlü Edebiyat Dönemi | kitapaşığı | İslamiyetten Önceki Türk Edebiyatı | 0 | 09-17-2009 00:51 |
| Yazılı Edebiyat Dönemi | kitapaşığı | İslamiyetten Önceki Türk Edebiyatı | 0 | 09-17-2009 00:33 |
| Fantastik Edebiyat Akımı | admin | Fantastik Dünya Edebiyatı | 0 | 09-16-2009 14:15 |